Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...

29 Aralık 2010 Çarşamba

KREUTZER SONAT


    Kreutzer Sonat'ı ikinci okuyuşumu az önce tamamladım ve soluğu bilgisayarımın başında,bu satırları yazarak aldım. İlk okuduğumda neden böyle bir şey yapmadığımın cevabı çok açıktır : İnternet kavramı henüz ortaya çıkmamıştı.Aslında gecenin bu saatinde , bu kitapla ilgili konuşmak üzere burada olmam bile bu kitabın ne kadar korkunç gerçeklerle dolu olduğunu ve etkileyiciliğini anlatmaya yeter ve artar.

    Benim için bir kitabın kalitesinin en önemli ölçülerinden biri cümlelerinin yerleşimidir. Bir yazarı kaliteli yapan şey kaleminin ucuna geldiği gibi yazmamasıdır. Bir sonra ki cümlede söyleyeceklerini tahmin edemediğim ölçüde keyif alırım bir kitaptan. Bu bana yazarın her cümlesinde bir hikmet gizlediğini dolayısı ile yazarın her cümle üzerinde kafa patlattığını hissettirir. Böyle olmalıdır, hiç bir cümle tesadüfen oradaymış hissi uyandırmamalıdır.

    Kreutzer Sonat benim için kalite açısından eksiksiz bir kitap ve Tolstoy'u seven bir adam olarak tam not verdiğim bir yapıt. Her cümlesi , her kelimesi , önceden düşünülmüş , seçilmiş , ve bilerek yerleştirilmiş. Bunun ve kitabın ihtişamının bana göre en önemli göstergesi kitabı okuduğum süre boyunca sık sık geriye ,hatta sayfalarca geriye dönüp bir çok yeri yeniden hatırlama ihtiyacı içinde olmamdır.

    Tolstoy'un şanına layık bir kitap.

     Anlattıklarına gelince , Tolstoy diğer tüm yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtında da hayata karşı keskin sorular yöneltiyor ve bu sorulara , bir takım insanlarca verilen cevapların ne kadar sığ ve saçma olduğunu gözler önüne seriyor. Bunu yaparken hiç acele etmiyor, yavaş yavaş hedefe ilerliyor , ki bu yavaşlık okuyucuyu sıkmıyor , sadece daha iyi düşünmesini sağlıyor. İnsanın, insanlığın , toplulukların , bireylerin bağrına devası olmayan bir hastalık gibi yapışmış derin iğrençlikleri  tereddütsüz , kendinden emin  ve hiç yumuşatmadan , olanca şiddetiyle ortaya koyuyor. Her biri düşünülmesi , ortaya çıkarılması çok zormuş hissi veren cümlelerle örülmüş kitap çabucak okunup bitirildiğinde insanın ruhunda ,düşünüşünde ve duruşunda sarsıcı etkiler meydana getiriyor ve okuyana " kim ne derse desin , adam gerçekten haklı " dedirtiyor. Adamın gerçekten haklı olduğu konuları içeren olayların bundan tam iki asır önce geçmiş olması ise başka bir trajik bir durum.

   İkinci okuyuşum olmasına ve birinci okuyuşumdan, bazı önemli cümlelerinin hala aklımda olmasına rağmen , tertemiz ikinci kitabı neredeyse her sayfasını çiziklerle , notlarla doldurmuş olmam da Tolstoy'un  Kreutzer Sonat'ı bana ne ölçüde önemsettiğini gösteriyor ..

    O yüzden okuduğum diğer kitapları gibi Tolstoy'un bu yapıtını da herkesin okuması gerektiğini , her bireyin yapıtın yarattığı bu iklimi yaşamasının hakkı olduğunu düşünüyorum ve tavsiye ediyorum.

28 Aralık 2010 Salı

SINAVSIZ BİR TOPLUM İSTİYORUM ÇÜNKÜ HAYATIN KENDİSİ SINAV

  

    Sınav anı ve sınav sonrası psikolojisinden nefret ettiğimi bu gün bir kez daha anladım ve bu psikolojiyi bilmem kaçıncı kez yine yaşadım.Sınav yerinin önünde, sınav saatine doğru giderek  artan kalabalığın içinde bulunduğu ruhsal durum çok tuhaf geldi bana.Sınav müdavimi milletle beraber, belki  ben de , bu sınavdan çıktıktan sonra kendimizi iyi hissedecektik.Kimileri geride bıraktıkları uzunca bir çalışma  döneminin ardından üç aşağı beş yukarı hedefledikleri sonucu elde ederek rahatlamış ve kendilerini gerçekleştirmiş olarak oradan ayrılmış olmanın verdiği rahatlama hissini yaşayacaklardı.Ama yüzlerde bunlardan çok daha fazlasını gördüm diyebilirim.Elde edilecek sonuçlar zafer ya da yenilgi olacaktı çoğu için ;ama çok az kişi zaferin ya da yenilginin ne olduğu üzerinde düşünecekti.Çoğu bu tür sınavlara onlarca kez girmelerine rağmen eğreti bir yabancılığı davranışlarına yansıtmışlardı.Bazıları da oldukça rahat,girişte üst baş kontrolü yapan görevlilerle şakalaşmışlardı.

    Son KPSS sınavında ki kopya skandalından sonra alınan "olağanüstü önlemleri" ,yo hayır,önlem değil onlar,komiklikleri görünce kopya çekmek istesem ne yapardım diye düşünmeye başladım ve yaratıcılığımın sınırsızlığını algılayınca , " harcanıyorsun oğlum bu sınav kuyruklarında" demek geldi  içimden kendime ve üst baş kontrolü için görevliyle aramda bir kaç kişi kalmıştı.Zihnimden geçen onlarca kopya teorisinden bana göre en görkemlisi telepatiyi kullanmaktı.Beyin sinyalleri aracılığıyla,okuduğum soruları uzakta ki bir beyne gönderecektim ve o beynin sahibi muhtemelen,bir İngilizce dahisi yakın arkadaşım olacaktı;zihnine ulaşan soruları çözüp aynı yöntemle bana geri yollayacak ve bende cevap kağıdına işaretleyecektim.Üstelik bu kopya çekmenin en güvenli yöntemiydi diye düşünürken aranma sıramın geldiğini farkettim ve görevli oramı buramı kontrol ederken zihnimde beliren bir düşünce "en güvenli kopya çekme yöntemi" fikrimi altüst etti.Gerçekten de olabilecek bir şeydi bu,bu yüzden kaygılanmakta haklıydım.Sinyal kesici cihazlardan çok yerde vardı ve sınav yapılan binaların çevrelerine yerleştirilebilirdi.Hemen başkaca bir "en güvenli kopya çekme yöntemi" düşünmeye başladım ve yine binlerce imge gözlerimin önünde değişmeye başladı. Sınava gireceğim mezbuhaneyi bulduğumda henüz mantığıma orijinal bir düşüncenin gelmemiş olmasının getirdiği sıkıntılı bir ruh haliyle kapının eşiğinde dikilmeye başladım."Kardeş, ne dikiliyorsun , birine mi bakmıştın" der gibi yüzüme bakan sınav görevlisini görünce hemen içeriye girip , oturacağım sırayı bulup , bildik kıvraklıkla sınav formunu doldurmaya başladım.

      Cevap kağıdına TECE kimlik numaramı kodlamayı henüz bitirmiştim ki,O, kapıdan içeriye girmişti.Aman tanrım dedim kendi kendime.Burada ne işi vardı O'nun? Sınava mı girecekti yani şimdi? Bu sınav onun harcı olamazdı.Eğer bu sınav O'nun harcıysa O benim harcım olamazdı.Ben O'nun harcı olmadığım için ilgi duyuyordum  O'na .Her ikimiz de sınav için burada olduğumuza göre artık O'na karşı bir ilgimin olması yersizdi.Tüm sevimliliği,güzelliği,yüceliği zihnimden silindi ve O artık bir zavallıydı benim için.Sevilmeye bile değmeyecek bir zavallı...Çünkü sınava girmişti, normal sıradan biriydi işte,şu an bu binada ki sıraları işgal buyuran herhangi bir zavallıdan farksızdı. Oysa O  gelmeden bir kaç dakika önce  " zamanı gelince ,o ve ben tanışınca, birlikte iken,ben sınava girmek istediğim de ; sınavlara girmenin ne kadar işe yaramaz bir iş olduğuna,sınavların sadece zaman kaybetmekten ibaret olduğuna beni ikna eder" diye geçiriyordum içimden ve gülümsüyordum. Hayallerimin kalbi umutsuzca kırıldı bir kez daha ve oracıkta bir çırpıda çıkarıverdim onu zihnimden.

      Ve " sınavınız başladı " sesi duyuldu. Soruları hapur hupur çözmeye başladım.Hatta ara ara kendimi zeki hissettiğimde oldu. Bu sınav işlerinde artık sanırım biraz ustalaşmıştım. Mesela , çözemeyeceğim soruyu kolayca algılayabiliyordum ve algılarım bu konuda beni yanıltmıyordu. Zihnim yorulmaya başlamıştı birazdan. Hayal kurmaya başladım...

    " Alın sınavınızı ,başınıza çalın" diye avazımın çıktığı kadar bağırarak,gözlerinde ki fersizlikten memur olmasalar şu hayatta hiç bir halt olamayacaklarını anladığım üç,genç gözetmeni korkularından altlarına işettikten ve sınav salonunda ki -aslında liseli bebelerin bok-püsür öğrendiği sınıf kılıklı,kirli,nemli,duvarları paslanmış (paslanabilen bir duvara sahip bir yer yani)basit bir oda- tüm koyunların bütün dikkatini bir daha toplanmayacak şekilde darmadağın ettikten sonra,delirmiş bir piskopat gibi davranarak o iğrenç mekandan defolup gitmemek için kendimi zor tuttum.Bunu yapmamak için kendimi tuttuğuma  göre delirmiş olmalıydım.

    Beni en çok delirten, ellili yaşlarda beylerin,hanımların orada olmalarıydı.Onlar gibi olmaktan,o yaşlarda bu salonlarda sürünüyor olmaktan çok korktum.Kendimi bir an ,çaprazımda ki bir ön sırada oturan ,kalın gözlük camlarıyla sınav kağıdını okumaya uğraşırken arada bir, pörsümüş burnunun ortasına dayadığı  gözlük çerçevesinin üstünden çevreye bakan,sanki hakikaten soruları okuyor,anlıyor ve o yaşına rağmen çözebiliyormuş gibi saçma sapan ve zavallıca pozlar veren ihtiyarın yerine koydum,kendimden tiksindim.

     Fakat yapılabilecek bir şey olmadığı hissi beni en çok rahatsız eden şeydi.Burası Türkiye idi ve bu ülkede insanlar hayatlarının tuvalette,uykuda ya da düşünürken geçirdikleri süresinin daha fazlasını sınavlarda geçiriyorlardı.Üstelik sanırım sadece sınav salonlarında soru çözerken düşünebiliniyordu bu ülke de.

     İşte,burası Türkiye ve bizde Türkiye'de yaşayan insanlar...

      Türkiye'de yaşayan insanlar nasıldır diye sorsa biri öncelikli cevabım şu olur:"Sürekli sınavlara girerler", "yaşlısı ,genci,hastası ,çocuğu",  "sınavlarda yarışarak yaşarlar"... Hatta bu soruyu soran çok yabancı biri değilse-mesela İsrailli ya da Ermeni  değilse- O'na bir espiriyle karşılık verebilirim : " Türkiye;de insanlar sınavlar için doğarlar,yaşarlar ve sınavlarda ölürler." Sınavlarda ölenleri göreceğimiz zamanlarda yakındır bu gidişle.

    Ama hakikaten öyle değil midir?

    Önce ki jenerasyonlar sanırım daha şanslıydı bu konuda.Şimdikiler de bir yere kadar şanslı sayılabilir ama ama gelecek nesiller için sınav bir maraton olmaktan çıkıp bir yaşam tarzı hale gelecek sanırım.

    Neden böyle?Bunun başka yolu yok mu? O güzelim dakikaları ,o kadar iğrenç ve zavallı bir şekilde ,o salonlarda geçirmek zorunda mıyız? "Efendim,en adaletli yöntem bu" ," efenim,haddinden fazla aday var" ,"efenim başka yol yok" sözlerini duyar gibiyim  sınav savunucularından..Ama efenim,sen hiç düşünmedin ki sorduğum sorunun cevabını.Senin zihninde daha iyi bir seçenek hiç olmadı ki.Sınav bulundu ,sen hayatı sınavdan ibaret algılamaya koyuldun.Sınav bulundu ,biz her şeyde olduğu gibi sınav konusunda da  bo.unu çıkarmayı bildik yine.

     Biz b.kunu çıkarınca işin skandal göstere göstere geldi...

     Kopya skandalı patlak verince bazıları sanki ömürlerinde hiç kopya çekmemiş gibi, duruma şaşırdılar.Ayrıca,bazılarına göre  ÖSYM ilahi bir kurumdu da, o kurumun yaptığı tüm işlerde hiç yanlış bir şey olmazdı .Oysa genel kanı tam tersi olmalıydı.Bu kadar büyük kitlelere sınav organizasyonu yapan  resmi bir kurumun suistimal altında olmaması düşünülemezdi.Üstelik en basit çıkarlar için insanüstü yöntemler düşünen bir milletin;yolsuzlukta,sahtecilikte,üç kağıtta dünyanın zirvesine oynayan bir milletin ÖSYM gibi bir kurumunun temiz olmasını beklemek saflıktan başka ne olabilir..Aslında bu gün ben ,sınav yerinde ki devasa kalabalık arasında ,durumdan rahatsız bir yüz ifadesi aradım;göremedim.İnsanların içine düşürüldükleri ve kabullendikleri bu durumun değişmesi için hiç bir şey yapmayacakları hissi en hazin olanıydı benim için.Kopya skandalının ortaya çıktığı gün de umut etmiştim birilerinin içimizde ki sınav olgusunu sorgulayacağını...
    
       Ayrıca sınav olgusunun toplumumuz üzerinde yarattığı tek sorun sınav yolsuzlukları da değil.Sınav yolsuzlukları işin küçük bir boyutu bence.Özellikle bir bir sorun var ki bu sorunun neticeleri sadece birilerinin haksız bir biçimde bir sınavı başarı ile geçmeleri değil.Dershane olgusu...

       Dershaneler normalde eğitim veren özel teşebbüs kuruluşlarıdır.Eğitimle ilgili kuruluşlara ihtiyaç duyduğumuz aşikar ve bu kuruluşlara karşı olmak aptallıktır.Ki eğitim kuruluşları desteklenmelidir.Ama Türkiye'de dershaneler maalesef sınav olgusu yüzünden milletin merkezine yerleşmiş birer ticari işletmelerdir.Bu işletmeler kutsal bir meslek olan öğretmenliği de ticari çıkarlar ekseninde avuçlarının içine almayı başarmıştır.Burada eğitim veren öğretmenler olmadığı gibi eğitim alan öğrenciler de yok.Müşterisine hizmet veren esnaflarla belli bir sınavda belli bir puanı hedefleyen müşteriler var.Üstelik fiyatlarda oldukça fahiş.Türlü türlü ayak oyunlarının,ticari küçük hesapların,ekonomik kaygıların cirit attığı çok katlı binalardır dershaneler.Halkın kolaycılık yanlarının da güçlenmesine akıl almaz katkılar sağlar.Her sınav türünün bir dershane türü vardır,her sınava hazırlanan bir dershaneye gider,dershaneye gitmeden başarı mümkün değil gibidir. Ve en kötü yan öğretmenler sınav eğitimi verirken öğrenciler sınav için öğrenir.

     Sınav için öğretenin ve sınav için öğrenenenin ortaya çıkardığı bilgi işe yaramaz bir bilgidir...Yoksa...

      Bu kadar bilgiyle dahi olmamak mümkün mü?. Örneğin LGS'de (ÖSS,ÖYS)çıkan tüm sorulara doğru yanıt veren şampiyonlarımız var. Ve bu şampiyonların resimleri her yıl çarşaf çarşaf bilbordlarda teşhir edilir.Sonra hemen unutulur.  Öyle bir sınavda çıkan tüm soruları doğru yanıtlamak basit bir iş olmasa gerek.İyi ama ,toplumumuzda bunu başaran onlarca kişi arasından dahi düzeyinde birilerinin çıkmaması tuhaf değil mi? Üniversite sınavlarında birinci olmuş birinin daha sonra toplumun içerisinde eriyip gitmesi tuhaf değil mi?
    
      "Hayat bir sınavdır" atasözünün bir yönüyle bilincimizin altında bu olguyu kabullendiğimiz yönünde bir işaret olduğunu düşünmek hatalı mıdır?

      Zihnimin içinden sürekli bu sorgulamalar geçerken kendime sorduğum en önemli sorular cevabı kendimce malum olmayan zor sorulardı:Buna gerçekten ihtiyaç duyuyor muydum? İngilizce seviyemi devlete ya da birilerine göstermek zorunda mıydım?Kendi yolumu çizemez miydim?İlla birilerinin lütuf buyuracağı imkanlara ihtiyacım var mıydı?Eğer yoksa bunu neden yapıyordum?

     Bilmiyordum.Hiç bir şey bilmiyor olduğumu bir kez daha anladım.

27 Aralık 2010 Pazartesi

DÜNYA

    

    İçim kabarıyor,kabarıyor,kabarıyor ve bardaktan boşalırcasına ağlamak,rahatlamak istiyorum.Kelimenin tam anlamıyla depresyondayım.Nasıl aşacağım,nasıl atlatacağım ;hiç bilmiyorum.Çevreyle olan iletişimim o kadar zayıfladı ki.Fakat bu benim kendi içimde.İçimdekileri dışarıya yansıtmama konusunda gösterdiğim çaba ve sergilediğim performans hala işe yarıyor ki, hiç kimse akıl hastanesinin yolunu göstermedi henüz.

      İnsanlar arasındayken tüm yüz ifadelerim sahte. Güler yüzlülüğüm,sakinliğim,sessizliğim,ağır başlılığım,uysal konuşmalarım vs...Hepsi ama hepsi sahte...O kadar çok maske var ki , günün her saatinde değiştiriyorum.Ama içimdekileri belli etmiyorum kimseye.Sanki tek amacım buymuş gibi.

     Tuhaflığın bu kadarı yani.

     Aslında insanları seviyorum. Onlardan yana bir şikayetim yok. Benim nefret ettiğim , iğrendiğim şey ilişkiler. Bütün ilişkiler... Ah , içimi kemiriyorlar , diyaloglar , gülüşmeler , hayvani hırs ve tutkulardan yüzlere boşalan mide bulandırıcı ifadeler.. Bunun için insanları suçlamıyorum... Ama kimler geliştirdi , yerleşikleştirdi , kemikleştirdiyse ve bu yaşam biçimi , bu dünyayı algılayış , bu hayvanca yaşama tutkusu ne zaman ortaya çıktıysa ; işte  keşke şu kaset geriye sarabilse ve yaşam yeniden başlayıp , bu tiksindirici ilişki düzeyinden kurtulabilsek... Ama kurtulamayız , değil mi? Bu insanın doğası ... Tüm insanlar olarak bizi buna nasıl ikna etti birileri ??? Bütün kötülüklerin kaynağının insan olmamızla ilgili olduğuna kim inandırdı?

     Kendimde dahil , insanların ilişki kurma biçimlerinden hazzetmiyorum malesef. Bütün ilişkilerin içine sinmiş o alçakça ihtiras , bencillik , narsizm , alaycılık , içten içe kıskanma beni delirtiyor...Üstelik bunu kabullenmek zorunda hissetmek en kötüsü ...Feci bir şekilde yalnızlaştığımı hissediyorum açıkçası . Bu kadar çok kötülük dünyada kol gezmeye başlamışken bunu bütün bir insanlığın kanıksamış olmasına da kesinlikle şaşmaktan öte bir şeyler yapmam gerekir ve sanırım çektiğim uykusuzluğun temelinde hiç iyi bir dünyada yaşayamıyor olmam yatıyor.Binlerce yılda, insanlıkta gelinemeyen ideal noktaya ne demeli ?  Bunun için ne kadar dertlenilse az , ne kadar uykusuz kalınsa yetersiz... En tuhafı , binlerce insanı peşlerinden sürükleyen liderler... Hadi onlar egolarına yenilip daha iyi bir dünya vaadinde cahilce bulunabiliyorda , onlara inanan milyonlara ne demeli?  Tıpkı çıkmazın çıkmazı ,demokrasi teorisinin insanlığı kurtaracak bir reçete gibi gündelik hayatın hücrelerine kadar işlenmiş olması gibi. Hiç bir şeyin düzelmeyeceğini , dünyanın hiç bir zaman iyi bir yer olamayacağını anlamak çok mu güç?

    Pesimist değilim gerçekten...

    Sadece en çok çocuklar için üzülüyorum. Yaşamı büyüklerinin yaşadığı şekliyle algılayıp öyle yaşayacaklar sonra da o yaşamı aldıkları büyüklerince en çok suçlanacaklar. Söz hakları da olmayacak gariplerin , yazık. Düzenini hiç bilmedikleri , başkalarından öğrendikleri bir dünya dünyalarını ağır ağır metamorfoza uğratırken ,onlar ya bu iğrenç ilişkiler sistemine adapte olup kah kızıp köpürerek , kah anlamsızca sevinip mutlu olarak huzursuz,gergin  bir yaşamı seçecekler ya da tüm bu olağan düzen temalarını reddedip yalnızlaşacaklar. Durum her ikisinde de aynıdır , değişmeyecek.Sancılarla dolu bir yaşam. Yaşadıklarını bilemeyecekler bile...

     Bu cenderenin içinde bana nefes aldıran tek şey inancım. İslam...O'nun içinde günden güne kaybolup giderken , yalnızlık sancılarına en iyi devanın O olması hayli sevindirici benim için... Çünkü ideali , bin dört yüz yıl öncesinin dünyasında dile getirdiği ideali bu gün hala menşeinden zerre kaybetmeden insanlara hissettiriyor olması bana iyi ki İslam var , iyi ki inanıyorum dedirtiyor. Adaletin en güzel yüzü kendisini, asıl toprağın altına gömüldükten sonra gösterecek olmasındandır. Bunu bilmek , buna inanmak , diğer tüm inanç sistemlerinin hiç birinin tatmin edici bir biçimde cevap veremediği bu soruna O'nun yani İslam'ın cevap verebiliyor olması gerçekten harikulade bir maneviyat. Bu maneviyata her insanın sahip olmasını beklemek elbette ki hayalciliktir ama her insanın bu maneviyata sahip olabilmesi için çalışmaktan , örselenmekten,itilmekten hatta aşağılanmaktan duyulabilecek hazzın bir sınırı yok. Biliyorsun , çünkü yol mezarda bitmiyor , asıl yol mezarda başlıyor , burada yaşayamadıklarını sonsuz bir hayatta elde edecek olmak , gözle görülmeyen bir hücrenin içerisine hayatlar sığdırabilme kudretine sahip varlığın huzuruna kabul edilebilme düşüncesi çok manidar bir nokta  ..

    İşte,dünyadan umudunu kesenler için hayatın tek anlamı diğer dünya... Ve diğer dünya sorusunun en güzel yanıtını özünde taşıyan gerçek : İSLAM...

26 Aralık 2010 Pazar

SOKAKLAR



    Sokağa çıktı.
    Her zaman ki sokaklar,zamanın içinde kaybolup değişen görkemli mekanlar.Kalabalıkların kırılma noktalarına şahitlik eden ve aldırmayan anı(t)lar.

   Evler,bahçeler,ağaçlar,börtü böcekler,güneşin hayat veren solukları,ve bir alemi içinde yaşatan sokaklar.

   Kim bilir kaç göz, yaşlarını boşalttı üzerinde.Kim bilir kaç kalp acımasızca delik deşik oldu.Hepsini sessizce izledi sokaklar.İnsan yaşamının kodlarını mağrur bir duruşla taşıyan ,eşsiz vahalar.

   Kaç insanı üzerinden geçerek mezarlara taşıdı insanlar...

   Hayatta her şeyi ihtiyacın olduğu ya da gerekli olduğu için yapmazsın.Bazı şeyler keyif için yapılır.Sokakların bir keyfi var mıdır? Ağlayan birini gördüklerinde ne hisseder sokaklar?

    Hayatımızın ,geçmişimizin izlerini taşıyan görkemli yapılar.Her biri insan elinin sabırla ördüğü anıtlar..

   Sokaklara çıkmanın eşsiz huzurunu yaşıyordu.Çünkü biliyordu,bunun anlamı sağlık,sıhhat,keyifti.İnsan olmak,sosyalleşmek ,bir kimlik taşımaktı sokakta durmak.

   Geceleyin üzerine çöken heybetli gizem her ne kadar bazı çehreleri kendisine güldürmese de sokaklar gidecek bir yeri olmayanların barınağıydı.Gecelerin ilerlemiş saatlerinde hav havlar sokakların yaşam belirtileriydi.O hav havları duyarak hayatta olduğunu farkedenler için sokak demek yaşam demektir.

    Bir sevgiliyi bekler bir kadın sokakta.Bir sevgiliye gider bir adam sokakta.Bir sokaktan başka bir sokağa örülür hikayeler.Maceralı koştumacaların ev sahibidir sokak.Ve sokak sessizdir bazen.Bazı sokaklar hep sessiz.

    Sessizliğin içinde çığlıklar,bağırışlar,ağlayışlar,gülümseyen yanaklar ve örselenmiş umutlar.Başkadır sokaklarda sessizliğin ve sessiz kalmanın anlamı.Zahir bir gizemdir sokak, tabelasından çözülemeyecek.Aldıkları isimlerle bazen onur olurlar.Çoğu bir sokağa adı verilsin diye çalışırken,sokaklar sessiz,gizemli ve haşyet doludur...

    Şehrin koridorlarından süzülüp yaşam sahalarına geçiştir.Kimse bilmez şu giden adamlar nereye akıyor.Kimse düşünmez yarın sokağa çıkıp çıkamayacağını.Sokaklar vefalıdır,bekler hep ,öylece.

    Günlerdir sokağa çıkmadığı için her yer gözlerine yabancıydı.Her şey aynıydı.Sokaklar muhafazakardı ,değişim çok yavaştı.Üzüldü bu duruma ama bozuntuya vermedi.İstemedi, üzerinde yürüdüğü yol ,onun için üzüldüğünü bilsin.Ses etmedi.Yürüdü gitti.Birazdan daha kalabalık bir sokağa bağlandı yol.Sonra daha kalabalık.En popüler sokağa geldiğinde yürümekte zorlanıyordu iğne atsan yere düşmez kalabalıklardan.

    İnsanlar sokakları seviyordu ,bazı sokakları çok seviyordu.Sokaklar arasında bir husumet ,bir kıskançlık oluşturmuyordu bu durum.Yan yana yaşayıp gidiyorlardı.Duruşlarıyla,bakışlarıyla ,tahammül ve sabırlarıyla bir dinginlik abidesiydi sokaklar.Hunharca cinayetleri bile içlerinde sindiriyorlar da bir parça olsun tepki vermiyorlardı.Ağustosta cır cır böceklerinin şarkıları bile onları coşturmuyor,sükunetlerini bozdurmuyordu.

   "Sokağın nefesini dinlemeyi bil" dedi bir adam."Şehri anlamak istiyorsan sokaklarını dinlemeyi ,onlarla konuşmayı öğreneceksin.Sokaklar şehrin hayat kanallarıdır.Sokaklar damardır.Şehrin yaşam enerjisinin aktığı dehlizlerdir" " Şehri anlamak istiyorsan sokaklarına dalacaksın önce.Dikkatle gözlersen sokak içindekileri sana cömert bir şekilde açacaktır."İster misin gidip bir sokağı konuşturalım da bize içinde neler olup bittiğini bir anlatsın?"

    "İsterim, ama sokaklar konuşur mu ki?"

    "Konuşmaz " dedi adam. " Konuşarak kendisini ifade etmez bir sokak, ama sen onu izleyip üzerinde düşünürsen , okuyabilirsin.."

     Anılar birikintisinden nice manzaralar ; sokaklar..

25 Aralık 2010 Cumartesi

RUH


   İçeride sigara içiyorum , umursamaz bir tavırla..Odanın içi zifiri karanlık dizüztünün yaydığı beyazlığı saymazsak.. Niye bunu yapıyorum bilmiyorum, kapalı alanda içtiğim bir sigaranın zararlarının sadece bana ait olmadığını bildiğim halde... Sanırım yine ruhen hızlı bir değişim , dönüşüm süreci içerisindeyim...Sigaranın bedenim de meydana getirdiği ağır tahribatlar bir yana ben başka bir konuyu merak ediyorum: Bedenime bu kadar fazla zarar veren şey ruhuma nasıl bu kadar iyi gelebiliyor? Sigara bedenimin bir ihtiyacı değilken ruhumun temel bir ihtiyacı gibi geliyor bana... Sigara içmeye başladığımda bedenimde meydana gelen yorgunluk,ağzımın tadında ki sürekli bozukluk,genizlerimde ki çok rahatsız edici acı yerini ruhumda bir rahatlamaya bırakıyor , bunu hissedebiliyorum. Tüm bunlara rağmen sigara içmeyi sürdürmemin bana göre bir tek açıklaması var: Benim için ruhumun ihtiyaçlarını karşılamak bedenimde meydana gelecek olası hastalıklara rağmen çok çok önemli. Ruhum iyi olsun da bedenim daha az önemli gibi. Oysa biliyorum ki , yakın gelecekte , sigara yüzünden vücudumun çekeceği acılar ruhumu rahatlatmayacak. Bedenim acırken , sancırken , ki üstelik bir kanser türüne yakalanmam durumunda ölüm kaygıları da başlayacak ; ruhum derin acıların içerisine düşecek bedenimle beraber. Ruhumun istekleri yüzünden bedenim hiç istemediği durumlarla yüzleşecek. İşte bu , çok adaletsiz bir durum. Bedenimin ruhumun ihtirasları yüzünden yaşadığı bu haksızlık elbette ki benim de içimi acıtıyor. Her haksızlıkta olduğu gibi içimde kendi kendime hınçlar biriktiriyorum. Ruhumu adam etmem bir zorunluluk. Bedenimin selameti için ruhuma bir çeki düzen vermem acilen gerekli.  Bedenim ruhum için çok yararlı ihtiyaçlara sahipken ,ruhum geçici hazlarla bedenimi sömürüyor , ki buna izin vermem mümkün olmamalı ve içimde ki o görünmez şeyin musibet dürtülerinden kendimi kurtarmak zorundayım...

24 Aralık 2010 Cuma

2011



     Bir yılın daha sonuna geliyoruz hızlı bir şekilde.Her sonda olduğu gibi içim biraz buruk...Yoo,aslında iyi bir yıl olmadı,sevmedim 2010'u..Alışkanlık iste,sevmediklerine bile alışabiliyor insan..

     2011'den umudum var.Güzel şeyler olacak...

    Seçimler olacak mesela ve AKP bilmem kaç oyla iktidar olacak üçüncü kez...

   PKK ateşkesi bitecek , bir kaç bombalı eylem yapıp sonra tekrar ateşkes ilan edecek. 2011'de belki Öcalan ölebilir ve böylece PKK sorunu farklı bir boyut kazanabilir.

   Trafik kazaları artarak sürmeye devam edecek, nerden biliyorum; her yıl olduğu gibi bu yıl da artan araba satışlarından...

    Ama 2011 Kemal Kılıçdaroğlu'na yaramayacak gibi geliyor bana ve O'nun için endişeleniyorum doğrusu.Pek kaldıramayacak  görünüyor,seçim kavgasını,  cılız bünyesi ağır yaralanacak sanki ...

    İşçi işçi kalmaya , çiftçi çiftçi kalmaya,makarna öğrenci evlerinin müdavimi olmaya devam edecek 2011'de.

    Dünya'nın bilmem nerelerinde silahlar patlamaya ,insanlar ölmeye devam edecek, doğal felaketler de artaracak...

     Filistin özgürleşemeyecek, Taliban bombacıları kafa kesmeyi sürdürecek, Usame yaklanamayacak ve Wikileaks Mossad işbirliği kanıtlanacak.

    Ben" nolcam" peki 2011'de...Bu beni hiç mi  hiç ilgilendirmiyor...Müslüman olarak kalacağıma,Allah (C.C) daha çok seveceğime, kulluk görevlerimi Yüce Allah'a (C.C) daha iyi sürdüreceğime inanıyorum. Elbette hatalarım,günahlarım da olacaktır ama Allah'ın (C.C) engin rahmetine sığınmaktan başka bir çıkar yol yok...Ki dünya üzerinde hangi yolda yürüdüğünün bir önemi olmaksızın , her hangi bir noktada ölüm gelip bizi bulacağına göre ; endişeye mahal yok...2011 ' de dünyalık bir sorunum olmayacak.. Yunus Emre'nin ifadesiyle " derdim dünya olmayacak ki dünya kadar derdim olsun.."

    Ama yine de umutluyum , gelecek yıl güzel şeyler olacak

21 Aralık 2010 Salı

OKUMAK


    Niçin yazıyorum?

    Belli ki içimde tutamadığım ve hiç kimseye açamadığım acılar var. Eğer birileriyle paylaşıyor olabilseydim ,kağıtla kalemle konuşma ihtiyacı içerisinde olmazdım. Tabi bu düz mantık bir kavrayış. Belki meselenin arka planı ve detayları daha karmaşık olabilir.

    Niçin okuyorum?

    Aynı düzlükte bu soruya yanıt vermem gerekirse ; niçin okuduğumu hiç bilmiyorum, öyle ,amaçsız,nedensiz, yöntemsiz, deli gibi, elime ne geçerse okuyorum,okumaya çalışıyorum. İyi yazılmış romanlardan tutun da, yemek tarifi kitaplarına, edebiyat dergilerinden tutunda , çizgi romanlara kadar , reklam borşürlerine kadar yazılı her türlü materyali okuyorum ve bunu neden yaptığımı bilmiyorum,belki de bir psikolojik rahatsızlıktan ileri gelebilir mi bu , onu da bilmiyorum...

    Benim için iyi geçirilmiş bir gün hemen hemen çokça okumalar yapılmış ve iyi ,sağlam yazılar yazılmış günlerle eş değer.

   Okumanın yararları beni hiç ilgilendirmiyor sanki,sanki bunu sadece sevdiğimden yapıyorum gibi ama şu bir gerçek: İçimde ki tuhaflıkları dile getiren başka insanlarla karşılaşmak ve onların içinde ki tuhaflıklara şahit olmak bana iyi geliyor.İçlerinde ruhsal lezzetlerle bezeli , akıllı , mantıklı ve fakat bu akıl ve mantıkları çoğunlukla gerçeğin, yaşamın içinde pek bulunmayan cümleleri algılamak zihnimin derinliklerine nüfuz ediyor ve bundan garip bir haz duyuyorum. Kitap fetişisti miyim, neyim diye sormaktan da kendimi sıklıkla alamıyorum.O bakımdan kitaplarla aramda yadırganası bir ilişki olduğunu kabul etmeliyim.

     Ancak bu ilişkinin içinde çok anormal bir şey var. Okudukça , okuduklarımı zihnime özenle yerleştirmeye çalıştıkça tuhaf bir biçimde kafamın karıştığını,zihnimin bulandığını hissediyorum. Hayatın bir yerlerinde kendime edinecek bir yer bulamıyorum. Hiç bir düşünceyi,doğruyu savunur hale gelemiyorum. Bu işin doğrusu budur diyemiyorum hiç bir konuda, bunun yerine her yanlışın arkasında mantıklı bir neden var ve bu mantıklı nedenler o yanlışı meşru hale getiriyor gibi hissediyorum. Bu yüzden de ekseriyetle susuyorum toplum içerisinde,arkadaş toplantılarında.

    Bir takım insanlara da hayat karşısında tutundukları tavırlar yüzünden bir şaşırma eylemi içerisindeyim. Nasıl bu kadar bağıra bağıra fikirlerini dillendirebiliyorlar,nasıl bu kadar delicesine bir ideolojiyi savunur hale gelebiliyorlar ,anlayamıyorum. Sanki hayat derin bir deniz değilde bakıldığında dibi çıplak gözle görülebilen sığ bir ırmak gibi onlara göre...Hayatı nasıl bu kadar kolayca çözüverdiniz diye sormak geliyor içimden onlara. Doğrusu ben hiç bir şeyi çözebilmiş değilim hayatla ilgili. Sanki okudukça bilgileniyorum ve bilgilendikçe bilgisizliğimi öğreniyorum ve konuşamıyorum, en azından kendimden emin bir biçimde konuşamıyorum.

     Belki de yaşam o kadar anlaşılması güç bir karmaşa değildir. Kim bilir? Filozoflar boşu boşuna kafalarını yormuş , işsiz güçsüz insanlardır belki de... Belki de ben çok abartıyorum , bilemiyorum...

    Bir çocuk gibi hayatın ortasında bir yerlerde mutlu mesutcuk yaşayan bir küçücüğüm gibi...

    Okumayı da , yazmayı da bu denli sevişim bundandır.... BELKİ...

 

İYİ Kİ MÜSLÜMANIM...



    Birilerinin lutfedeceği hayat standartları asla ilgimi çekmedi benim. Başkalarının iki dudağı arasında sürdüreceğim müreffeh yaşamlardan sürekli kaçarak yaşadım şu ana kadar.Kendi hayatımı öz irademin kontrol edeceği bir yaşam tarzı edinmeye çalıştım.

    Bunun için fakirliğin en düşük seviyesine razıydım. Ama hiç bir zaman hayatım ekonomik dipleri görmedi. Sigara alamayacak kadar parasızlığım hiç olmadı benim; tabii kahve ve şeker de dahildir buna.

     Devlet kadrolarına yerleşmek, özel sektörlerde kariyerler yapmak, ayda bilmem kaç bin dolarlar kazanmak, bilmem kaç çarpı kaç jeepler , adidaslar,nikelar,lewi straouslar ,pembe panjurlar vs... Hiç hayalim olmadı...Hiç hayalim olmadı da bu saydıklarımın büyük kısmına da sahip olabildim,üstelik onlar için hiç bir emek sarfetmediğim halde.

    Hayatın kuralı mıdır bu, İslami fıkıh kitaplarında anlatılan " dünya onu kovalamayanları kovalar " kaidesinin bir tezahürü mü , bilemeyeceğim ama farkettim ki; ben dünyevi "şey"lere yüz çevirdikçe ekonomik refahımın arttığını gördüm ve bunu hep tuhaf buldum.

    Hala hayatı bir çocuk gözüyle tozpembe görebilmeyi sürdürebiliyorum. Etrafımda dolanan , falanca kişi şöyle zengin , falanca kişi bu kadar variyetli , falanca kişi KPSS'de şu kadar puan almış, bir başka falan bilmem ne bankasına müdür olmuş vs hikayelerinden hiç mi hiç etkilenmiyorum. Daha dün gece, amcamın,bütün içsel çabalarıyla ,tüm etki gücünü kullanarak , kalın bir vurguyla söylediği " hayat çok zor yeğenim" cümlesinde zerre kadar kaale alınacak bir yan bulamamam galiba bunun çok açık bir göstergesi.

    Yaşam benim için hiç bir zaman zor olmadı. Hastalandığımda,yatağa düştüğümde bile..Askerdeyken bile...Elbette bu, hayatın tümüyle güzelliklerle dolu olduğu anlamına da gelmiyor. Şunu çok rahat ifade edebilirim ki, benim için hayatın en çirkin yüzü tahammül etmek zorunda olduğum ,çevrede dolanan ,kendi kendilerini çirkinleştirmiş insanlardan kaynaklanıyor. Onları da artık kaale almamayı gayet iyi bir biçimde öğrenmiş durumdayım. Buna rağmen yine de bazen ruhsal düşüşlere uğradığım oluyor, ama çok sürmüyor.

     Neden böyle diye soruyorum bazen kendime? Yaşam benim için diğer insanlar için olduğundan niçin daha kolay ve güzel? Niye ben de dır dır dır edip durmuyorum şu hayatla ilgili...Bunun bir mantıklı açıklaması olmalı çünkü dünyada hiç bir şey gelişigüzel gerçekleşmez.

    Tek bir mantıklı açıklaması var bunun: İnançlarım.

    Allah Celle Şanühü' ya duyduğum sonsuz güven.

   İslam'ı "cehennem" korkusuyla ya da " cennet " umuduyla seçmiş değilim. Ebeveynimden aldığım şekliyle de kabullenmiş değilim. Hiç emeksiz,düşüncesiz,sorgu ve yargısız kabul etmiş değilim ben İslamiyeti. Başka bir dilde,başka bir din ve kültürde doğup büyüseydim bu gün yine müslüman olur muydum onu bilemeyeceğim ama şu an İslamiyet'i ve onun elmas düsturlarını iliklerime kadar hissettiğimi tereddütsüz söyleyebilirim. Efendiler efendisi, kainatın iftihar tablosu Hz. Muhammet'in gerçek peygamber olduğuna dair hiç bir şüphem yok,kalmadı. İşte bu açıdan müslümanlığım bana başkalarının verdiği değil kendi öz varlığımdır.

   Hayat işte bu yüzden benim için hiç dünyevi endişe duyulmaksızın yaşanabilecek kadar basit ve kolay.

   Evreni var eden , şu dünyevi akılla tam anlamıyla algılayamayacağım yüce Rab, O'nun önünde saygıyla eğilip secdeye varmak, benim için en insani onur. O'nun önünde eğilmeyen bir başım olsaydı , bir gün kendimden ve insanlığımdan iflah olmaz utançlar içerisine düşeceğimden şüphem yok.

    İyi ki dinim var.

    İyi ki müslümanım ben. O'nun sayesinde daha fazla insanım ve O'nun sayesinde bu başım hiç bir insani düzen karşısında bükük kalmayacak...

   Elhamdü lillah....

16 Aralık 2010 Perşembe

HIRSIZLA SESSİZ SEDASIZ ARZUHAL



     "Sesini çıkarırsan seni hemen öldürürüm " dedim.Söylediğimi yapacağını başıyla onayladı.

     Etrafa yaydığı enerji içine düştüğü derin bir korkuyu ele verdi. Korkmakta haklıydı. Sağ işaret parmağımın önünde durduğu tetiği her an asılabilirdim, korkması hoşuma gitmişti, bekliyordum. Korkmayabilirdi de...Korkmak onun seçimiydi...O korktuğu için ben korkmuyordum..Eğer korkmak yerine bana korkmadığını hissettirseydi onu öldürmezdim,bunu yapamazdım..O korkmayı seçti, ben beklemeyi , elimde tuttuğum,siyah demirin yaydığı korkunun tadını çıkarmayı.

    Şimdi artık ona hükmedebilirdim.Çökmesini ve ellerini arkada birleştirmesini söyledim,tıpkı filmlerde olduğu gibi. Hızlıca yanına sokulup yüzüstü yere uzanmasını sağladım, sağ ayağımla boyun köküne basarken hafifçe inledi. Ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlayıp sürüyerek salona taşıdım.Amacım kimsenin haberinin olmamasını sağlamaktı.

    Onu öldürmeyecektim ama öldüreceğime inandırmam gerekiyordu,çünkü burada ne işi olduğunu öğrenmeliydim.Bu yüzden silaha susturucu taktım,takarken de bunu özenle yaptım.Yaptığım bu şeyin gözlerinde ki korkuyu artırdığını görmek  beni sevindirmişti , zevk almaya başladım.

    Odanın içinde bir süre düşünceli tavırlarla dolaştıktan sonra hızlıca yanına yaklaştım, uzun siyah saçlarını sol elimle kavrayıp kendime çektim, sessizce inledi ve susturucuyla uzayan silahın namlusunu sol gözüne dayadım. "Sorularıma sessizce ve doğru bir şekilde cevap vereceksin, tamam mı?" dediğimde yine başıyla söylediğimi onayladı.

    "Yalnız mısın?" diye sordum. Çok kısık bir sesle "evet abi " dedi.Abi kelimesi hoşuma gitmişti.Bu kelimenin içinde "nolur canımı bağışla" der gibi bir nida ifadesi vardı ,bunu sezinlemiştim.

     "Evimde ne işin var" diye sordum.

      "Abi ben ettim sen etme" diye tısladı." Ben biçare adamın tekiyim, borçlarım var , o yüzden yaptım , başka çarem yoktu" dedi.

     "Yani evime sadece hırsızlık yapma amaçlı girdin ,öyle mi ?" dedim.

      "Abi ,ben hırsız değilim, başka çarem kalmamıştı , inan bana sana yalan söylemiyorum" dedi.

     Cüzdanını çıkarıp kimliğini kontrol ettim, isim tanıdık değildi. Diğer ceplerini kontrol ettim,boştular.

     Evli olup olmadığını sorduğumda " üç çocuğum var abi,ellerinden öperler " diye cevap verdi. Telefonumu çıkarıp ev telefonunu söylemesini istedim. Evinde telefon olmadığını ama eşinin cep telefonunun numarasını verebileceğini söyledi.

   Çocuklarının adlarını,yaşlarını,nerede doğduklarını,gittikleri okulları, oturdukları evlerin adresini,karısının evlenmeden önce ki soyadını vs vs bir kağıda not edip eşini aradım ve tek tek bilgileri teyit ettirdim . Adamın bahsettiği borçları eşinden de dinledim. Sonra tek tek kendisine izah ettirdim,tüm bilgiler tutuyordu.

    Anlaşılmıştı,adam basit bir hırsızdı, bu yüzden evime girmişti,silahsız olması evdekilerden birinin canına kastetmeyeceğinin de göstergesiydi.Ayrıca ona karşı hislerim değişmeye başlamış, en başta ki gaddarlığım gitmişti,ona acımaya başlamıştım.

     Koltuğa oturup bir sigara yaktım ve düşünmeye başladım.Ne yapacaktım şimdi bu adamı.Öldüremezdim çünkü onunla konuşmuştum ve onu öldürme meşruiyeti şu an ortadan kalkmıştı.

    Polise teslim etme seçeneği aklımı kurcalıyordu.Ne olacaktı ki polise teslim etsem? Bir kere adam profesyonel değildi.Anlaşılan borçları onu sıkıştırmıştı ve bunu bir kereliğine yapmıştı.Anlattığına göre onu benim evime girmeye ikna eden tek şey evin ihtişamıydı,ona göre bu evde yükte hafif pahada ağır , borçlarının tümünü ödeyecek kadar bir şeyler muhakkak vardı. Onu polise teslim etmek profesyonel hırsız muamelesi görmesini sağlayacak ve bu hiç şüphesiz izzet-i nefsine ağır gelecekti. Davacı olsam bile belirli bir süre içeride yatıp çıkacak belki de bana düşman olacaktı.Düşmanlığından korkmuyordum ama bu düşmanlığı ailemden birilerine zarar verebilirdi.

   Ayağa kalktım ve sessizce yanına sokuldum.Gözlerine baktım, rahatlamıştı.

   "Şimdi seni serbest bırakacağım, ve sana kartımı vereceğim.Yarın ofisime geleceksin.Tüm borçlarını ödeyeceğim.Bu yaptığın sadece benimle aranda kalacak.Sana istersen iş,istersen iş kurman için sermaye vereceğim.Başka parasal sorunların varsa onları da çözmene yardım edeceğim. Yalnız bana söz vereceksin:Bir daha şartlar ne olursa olsun hırsızlık yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyeceksin, tamam mı?"

    Dedim ve ellerini, ayaklarını çözdüm.Ayağa kalktı."Abiiii" diyerek elime sarıldı,öpmesine izin vermedim. Özür dilemeye , ne kadar çok utandığını anlatmaya başladı. Her insanın bazen hayat şartları karşısında yanlışa düşebileceğini söyledim ona. Ağlıyordu.

    Kapıya kadar ona eşlik ettim.Sessizce girdiği evimden yine sessizce uzaklaşıp karanlıkta kaybolmuştu.

    Bir an evvel,yarından tezi yok bu iştah kabartan ihtişamlı evi terketmeliydim.Bu kez ucuz kurtarmıştım sevdiklerimi bu evin lanetinden.

    Ve her zaman severek hatırladığım bir bilgenin sözünü içimden andım:

    En güvenli yer kalabalıklardır.Onların arasına karışıp,onlar gibi olduğunda seni kendilerine av seçmeyeceklerdir.

BAŞLAMADAN BİTEN BİR YOLCULUK SONRASI


     Babamla vedalaşırken her seferinde yüzünde gördüğüm o buruk ayrılık hüznünü görmek beni hüzünlendirdi.Üç kez elini öpüp başıma koyarken bunu ne kadar istekle ve memnuniyetle yaptığımı fark etmek, babamınsa bundan duyduğu mutluluğu görmek içimde ki hüznü biraz olsun hafifletti.Anneme sarılırken de aynı duyguları taşıdığımı ifade etmeliyim.

     Arabayı hareket ettirdiğimde dikiz aynasında gittikçe küçülen anne ve baba silüeti aslında şu hayatta ne kadar güvende olduğumun birer göstergesi gibiydi.Beni gözden kaybedene kadar hiç indirmeden salladıkları elleriyle bu hayatta  ne kadar şanslı bir adam olduğumu hissettiriyorlardı.Bunun farkında olmalarını ne çok istemiştim o an.O an durup ,arabadan inip koşarak yanlarına gitmek ve "sizi ne kadar çok sevdiğimi biliyor musunuz " demek istedim.Yolum uzundu,akşam yaklaşıyordu,bardaktan boşalırcasına yağacak yağmuru haber veriyordu simsiyah gökyüzü.Önümde aşmam gereken bir dağ ve o dağın tepelerinde bir yerlerde karla kaplı yollar vardı.

   Ana yola çıktığımda beklediğim üzere ,yağmur atıştırmaya başlamıştı. İçimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı.Yıllarca, bu mevsimde, geçmek üzere yola koyulduğum o dağlık geçitte trajik kazalar yapan şoförlerin iç burkan hikayelerini dinlemiştim.Şimdi kendimi,bir başıma, akşam vakti, yoğunlaşan yağmur eşliğinde bir kabusa doğru süzülüyormuşum gibi hissettim. Bu benim son yolculuğum olabilirdi. Annemin " çok dikkatli ol" sözlerini , babamın " kendine güvenemediğin yerde çok zorlama, dön gel" uyarılarını hatırlamak bir parça içimi serinletti. Dua etmeye başladım sessizce ve duanın insanı ne kadar güçlü ve moralize ettiğini bir kez daha gördüm.

     Şehirden çıkıp yolum dağ yamacına doğru ilerlerken yağmur şiddetini olanca hızıyla artırmıştı. Arabanın silecekleri sadece yolu görebileceğim kadarına izin veriyordu.Karanlık iyiden iyiye bastırmıştı.Yol bomboştu, tek tük karşıdan gelen araçlarla karşılaşıyordum.Heyecanlanmaya başladığımı ,vücudumda kasılmalar meydana geldiğini hissettim ;yani aslında bunlarında korkudan kaynaklandığını biliyordum,utanıyordum, korkmaktan..."Bu korkuyla bu yolculuk nasıl bitecek" diye soruyordum kendi kendime. Yolculuğumun hemen başlarındaydım,zemin henüz yeterince kayganlaşmamıştı ve keskin virajların karla kaplı kısımlarına henüz ulaşmamıştım,henüz korkulacak yerlere gelmemiştim, daha vardı. Ne kadar güvende olursak olalım gelecekte beklediğimiz güvensizlikler bu günden içimize korkusunu düşürür.

    Kendimi sessizce teskin etmeye çalıştım. Bir sigara yaktım, radyoyu açtım , hiç bir kanal çalışmıyordu ve kapadım. Nadiren yanımdan geçen arabalara dikkatlice bakmaya çalışıyor , şoförlerinin yüzünde "endişeye gerek yok" diye beni teskin edecek ifadeler arıyordum.Bir yandan da kendi kendime kızmaya başladım, şimdiden yolculuğumu bir kabus haline getirebildiğim için.Bu yolculuğu güvenlik içinde tamamlayacağıma , o dağı selametle geçebileceğime olan inancımı kendi ellerimle yok etmiştim. Doğanın o muhteşem görüntüsünün içime akıttığı kasvet beni her an için geri dönmeye zorlar hale getirmişti.

    Bu arada ailemin yaşadığı şehirden epeyce uzaklaşmıştım.Bölünmüş yol bitmiş , çift yönlü yola girmiştim. Yol kenarlarına yığılmış molozlar , henüz tamamlanmamış bakım çalışmaları , yolun iki ucuna terkedilmiş halde bırakılmış iş makinaları içimde ki hüznü artırırken bir sis tabakasının içine doğru ilerlemeye koyulduğumu heyecanla fark ettim. Bir süre sonra koyulaşmaya başlayan sis çok geçmeden göz gözü göstermez bir hal almıştı.Giderek daha fazla koyulaşıyordu. Sis arttıkça içimden bir ses "geriye dön" diye güçlü bir şekilde söyleniyordu.Artık hiç bir şey görmüyordum.Yolumu göremez hale gelmiştim.Trafik levhalarını, şerit çizgisini güçlükle seçebiliyordum. Karanlıkla birleşen sis , yolun giderek daralması kabimi hızlandırıyor ,boğulacak gibi oluyordum. "Allah'ım, beni duyduğunu biliyorum, nolur benden yardımını esirgeme" diye bağırmaya başladım.Tüm zihinsel kontrolümü kaybetmiştim.Endişeden titriyordum. Yoğun sis tabakası bitecekmiş gibi görünmüyordu hiç.

     O kadar yavaş ilerliyordum ki; içimden bu hızla gittiğimde bu dağı ne kadar sürede geçebileceğimi hesapladım. Normalde bir saat bile sürmeyecek bu yol bu şartlarda saatlerce süreceğe benziyordu.Bu kadar süre bu heyecanı , bu baskıyı bedenimin kaldıramayacağını anladım. Durmak için uygun bir yer aramaya başladım. Bir kaç kilometre gittikten sonra , önüme gelen ilk boşluğa arabamı park ettim. Düşünmeye başladım. " Geriye dönüp dönmemeyi düşünüyordum. İstediğim şeyi biliyordum ve bu yola kesinlikle devam etmemekti. Ama bunu kendime kabul ettirmek , açıklamak zorundaydım. Bir süre zihinsel bir muhakemeyle önüme koyduğum mazeretler beni sevindirmişti. " Dönmeliyim" dedim kendi kendime. Ve döndüm.

    Bir yolculuk daha henüz başlangıç aşmasındayken bitmişti. Göz gözü göstermez sis beni buna mecbur etmişti. Eve gelene kadar yaşam ve ölüm arasında ki ince çizgiyi düşündüm. Rabbimin büyüklüğü karşısında yerlere kadar eğildim. Sığınacak bir Rabbim'in olması beni sevindirmişti.Başarısızlığıma üzülmedim çok fazla.

    Şimdi evdeyim.Güvendeyim.Az önce yaşadığım o korku dolu anların hışırtıları hala içimde. Şükür secdesine kapanıyorum,minnetle ve sevinçle.

    Korkunun bazen ne kadar gerekli olduğunu daha iyi anlıyorum şimdi. Korkmasaydım ve yola devam etseydim belki de hiç bir şey olmayacaktı , belki de yaşamım telafi edilemez bir noktada olacaktı.

   Korktuğum ve geriye döndüğüm için mutluyum.

   Tüm korkularımın ortasında güvenebilecek bir Allah'ım olduğuna da...

    Bir Allah'ı olmamanın, inanmamanın ne kadar talihsiz bir durum olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.Ve kendisini bana gösterip ,varlığıyla beni onurlandıran, koruyan, güvenliğimi sağlayan Yüce Allah'a minnetle şükranlarımı sunuyorum..

15 Aralık 2010 Çarşamba

HAYATA DAİR



     Hayat bazen karanlık bir odada Pink Floyd dinleyip hüzünlenmeye zorlayabilir seni.İçinden nedenini bilmediğin bir istek müziğin  sesini artırmanı sağlayabilir.Muhteşem tınılar yüreğine dokunurken unutmamalısın: Bu hüzün kendi içinde ince bir huzur barındırır ayrıca.

     Sokak lambasının ışığının yansıdığı pencerenin ,camının ıslak olduğunu görünce yaşadığın bu duygusallığın tanrı tarafından da desteklendiğini anlamak içinde ki huzuru artırabilir: Yağmur yağıyordur. Kimbilir ,kalkıp bir kahve yapmak isteyebilirsin kendine ve bir sigara yakmak.

    Düşünsene , şu içinde bulunduğun anın alternatiflerini. Sonsuz sayıda kötülüklerden birinin içinde bulunabilirdin.Klavyeye dokunacak parmakların olmayabilirdi.Bir çatışmanın ortasında ölmemeye uğraşıyor olabilirdin.En kötülerini düşün:Annen ,baban,kardeşin,yeğenin olmayabilirlerdi,birinin bile eksilmesi hayatı zindan etmeye yetmez miydi?

   Öyleyse derdin ne?

   Bilmiyorum,hiç hiç hiç bilmiyorum...Her şey bu kadar istediğim gibiyken, ve her şey bu kadar beni mutlu etmek için önümde dizili dururken bütün bu huzursuzluğun,depresyonun,melankolinin anlamını anlayamıyorum.Neden?Neden? Sevinçten havalara uçmam lazım..

   Mutlu olmam lazım benim...Sigarayı yıllanmış bir keş içtenliğiyle çekmemem lazım.

   Umutsuzluklar birikiyor içimde.Sonsuz sayıda ve içinde boğulacağım yeterlilikte...Bu umutsuzluklarla bitecek mi bu ömür..Teslim olacak mı bu ruh misyonunu gerçekleştirmeden?

   Ruhumun misyonu ne acaba?

   Bu soruya çok zaman önce bir arkadaşım :" Potansiyelini gerçekleştirmek " diye cevap vermişti.

   "Potansiyel ne ?" diye sormuştum soğuk bir ses tonuyla ,yüzüne bakmadan.

   Düşünmeden cevap verdi: "Dünyanın daha iyi bir yer olması için bir şey yapmak"

   Dünya benim için,bana göre değil dostum.

   "Günahkarsın,biliyorsun değil mi,bu günahların bedelini çok acı bir biçimde bu hayat bittikten sonra ödeyeceğinin farkındasın değil mi?" diyor içimde acıtıcı bir ses.Yüzüm ekşiyor şimdi ama karanlık ekşiyen yüzümü saklıyor,minnettarım ona,yani karanlığa....

    Biter bir gün.Ne bitmedi ki...Annem ,babam..Terk-i diyar ederler dünyayı.

   Daha büyük acıların sırası gelmedi henüz.Tadını mı çıkarmalıyım şimdi acaba henüz gelmemiş olan büyük  acıların, yoksa bu günün tadını çıkarttırmayan onlar mı?

   Bilmiyorum...

   Allah'ım nolur ,en gecinden ver annemin ve babamın acısını bana şayet vereceksen...

14 Aralık 2010 Salı

SINAV


      Bir daha sınav yok.Artık hiç kimse hiç bir nedenle beni, kendimi bir sınava sokmaya mecbur bırakamaz bu ülkede.Bilgimi,beynimi,yeteneklerimi çoktan seçmeli bir sınavla ortaya koymaya çalışan bir sisteme , akılsız bir sisteme  daha fazla malzeme olmayacağım.Kendi yolumu çizeceğim.Kendi yolumda önüme çıkacak her türlü engele rıza göstererek yaşayacağım.

     Hayatım boyunca sınavlardan hep nefret ederek yaşadım.Nefretim yapılmaya çalışılan işin işlevselliğiyle alakalıydı.Sınav için çalışıyor,sınav için yaşıyordum.Sınav için ezberliyor ama hiç bir şey öğrenmiyordum.Yüksek puanlar aldığım sınavların hiç biri beni daha iyi bir insan yapmadı. Olumsuz davranışlarımı değiştirmeye yetmedi,beni mutlu etmedi,ahlakımı yükseltmedi.Düşük puanlar aldığım sınavlarsa ruhumda derin yaralar açtı,yeteneklerimi törpüledi,beni düşünemeyen bir zavallı haline getirdi ve başarısızlık zihin dünyamı mahfetti.Stres dolu bir yaşamdı.Nasıl olmasındı ki?Nasıl olmasın?

    Bilgi bana göre kutsaldır.Öğrenmek ve öğretmekte öyle.Öğrenci ve öğretmen kelimeleri bir meslek dalını ifade etmezden önce nasıl bir fonksiyon görüyordu bilemiyorum,ama gerçek şu ki ben bundan da nefret ettim bu ülkede.Öğretmenler, güya sözüm ona kutsal meslek erbapları otururlar bize sınavlarda nasıl başarı sağlayacağımız hakkında sempozyumlar verirlerdi. Bir kez olsun,"sınav mı, boşver gitsin, sen öğrenmene ve öğrendiklerini yaşamına yansıtmaya bak" diyenine rastlamadım."Sınav için çalışmayın" deyipte bildiğin, sınav gibi sınav sorularını önümüze dayayanına çok rastladım.Onlar,bize sınavsız bir hayatı sunma gibi bir dertleri hiç olmamış öğretmenler, tabii yaa,hepsi geçim derdinde;faturalarının,kiralarının,arabalarına koyacakları benzinlerin paralarının derdinde;düşünmeye fırsatları mı oldu,burası Türkiye ,her şeyin  mantıklı bir mazereti vardır, demokrasisinde çarelerinin tükenmediği bir ülkenin öğretmenleri...

    Sınav olgusu bir endüstri halini alırken öğretmenlerde başta kimlikleri olmak üzere her şeylerini bu endüstrinin hizmetine sundular ve bunu başarıyla yerine getirdiler. Dershane koridorlarında babamla derin pazarlıklar yapan baylar bayanlar : Öğretmendi onlar. Pazarlığın konusu hiç bir zaman benim ve benim gibi orada bulunan diğerlerinin iyi birer insan olmaları üzerine değildi. Ben bir sınavda yeteri kadar soruda doğru şıkkı bulabilecek yeteneğe kavuşmak istiyordum,onlarda dershanelerine daha çok para istiyorlardı. Hepsi bu. Ben müşteri onlar esnaf.

    Bir tanesinin bile öğrencileri olarak bizleri dinlediğini görmedim.Ama hepsi maşşallah çok bilmişlikte en ileri düzeydeydi.Durmadan konuşurlar,durmadan konuşurlar,durmadan vaazu nasihatlerde bulunurlardı. Tamam gençtik,bunlara ihtiyacımız vardı, ama nolurdu sanki bizi de dinleyebilseydiniz ve anlayabilseydiniz..Artık yirmi birinci yüzyıldayız,bir şeyler değişmiştir belki,milenyum" insan öğretmenler" ortaya çıkarmıştır diye düşünüyorum bazen ve umutlanıyorum ama bu aptalca düşünce ve umut her sabah evimizin yüz metre ilerisinde ki ilkokuldan gelen bir sesle, hoparlöre konuşan bir müdür öğretmenin sözleriyle,cümleleriyle altüst oluyor. Değişen hiç bir şey yokmuş. Mantık aynı.Çocuklar öğrenci,insan değil.Duyguları ,düşünceleri,arzuları,yaşama tutkuları ,heyecanları,iniş ve çıkışları yok çocukların, uymak zorunda oldukları yerleşik kurallar var.

   Anarşist değilim,kurallara inanıyorum ama kurallar Türkiye'de sanki sırf kural olmak için var ve bunu en iyi uygulayanda öğretmenler.Onlarcası geçti önümden fakat öğretmenler gününü yürekten kutlayabileceğim sadece iki öğretmenim var benim. Onlardan da biri üniversiteden. Kurallara ve sınavlara boğdular koskoca ülkeyi.

    Tek suçlu öğretmenler değil elbette ki bu sınav konusunda.Ben de suçluyum.Koyun gibi hangi sınavı açtılarsa gidip girdim. Hiç sorgulamadan,hiç yargılamadan, ne sordularsa cevap vermeye çalıştım. "Sen eşek olursan elbette semer vuran çok olur." Eşşek olan mı daha fazla suçlu semer vuran mı bilemeyeceğim ama kendimi sınav konusunda katıksız bir eşşek gibi hissediyorum.

     Benim gibi onlarcasıyla bir odaya dolduruluyorduk, önümüze getirilen kitaplarda ( kitapçık diyorlar nedense; elli altmış sayfa kitapçık nasıl oluyor bilmiyorum ama) yazan soruları cevaplamak için savaşıyorduk.Sınav anına kadar yaşadığımız gerilimin haddi hesabı yoktu.Annem babama "sınavı var ,çok üstüne gitme" diyordu bazen.Sınav psikologları bile vardı ve sonradan bu alanda üniversiteler bölümler açmaya bile başladı.

   İşte size tablo.Birileri sürekli bu ülke için yaptıklarıyla kendilerini göklere çıkarmakla meşgul oysa ben onlara sadece bir tek soruyu sormak isterim içimden gelen: Sınavsız bir ülke için neler yaptınız?

     Bir halt olmadı ÖSS şampiyonlarından.Bir halt olmadı Boğaziçi mezunlarından.

    Sınav kolaycılığımızın en basit göstergesidir,bunu kabul edelim. O kadar kolayına gitti ki bu, bu ülkenin artık ota çamura , her şeye sınav düzenliyorlar.

   Ama ben uyandım artık.Bu kadar uzun sürdü uyanmam ama olsun...İlkokula başlamadan önce düşünebilmeyi ne çok isterdim bunları.Hiç bir sınava girmezdim.Bütün hayatımı çalışmaya,öğrenmeye adardım.Bu günkünden çok daha mutlu,çok daha fonksiyonel bir şahıs olacağımdan şüphem yok.

   Artık bir sınav yok.Kendi çizdiğim yol var.

   Zaten bu ülkede insanın kendisinden başka kimsesi yok.

10 Aralık 2010 Cuma

VEKİLLER VE PATRONLAR YANYANA

Tüsiad: Halk arasında yaygınlığıyla bilinen bir inme türüdür.

                
   Hepiniz aynısınız.

   Ha biriniz ha diğeriniz. Ha Kılıçdaroğlu ha Erdoğan..Aranızda sadece nüans farkları var.

   Hiç biriniz halkın dostu değilsiniz.

   Oy problemi olmasa halk malk tümüyle hikaye olacak sizin için.

   Bu gün milletin vekilleri patronlar kulübünün verdiği resepsiyona katıldılar. Meclis oturumlarında devamsızlıktan çakan ,başbakandan bu konu yüzünden neredeyse bir  dayak yemedikleri kalan  fakat buna rağmen yine de meclis genel kuruluna katılmama aymazlığını gerçekleştiren milletin vekilleri tam kadro oradaydılar. Bunun adına iş dünyasıyla biraraya gelmek diyorlar.

   Resepsiyonu veren bir elin parmakları sayısı kadar adam. Ellerinin altında ki para ise milli gelirin yüzde atmışı. Gelir dağılımında ki adaletsizliğin somutlaştığı yer orası.Adaleti sağlasın diye meclise gönderdiğimiz sözüm ona vekiller oradaydılar. Neşe içindeydiler hepsi.Niye olmasınlar, hepsinin tuzu kuru.Kredi kartı borcu yüzünden cinnet geçirip ailesiyle birlikte kendisini de yok eden patronlar kulübü üyelerinden bilmem hangisinin işçisi olan adamın sorunları hangisinin umurunda.

    Hiç birinin.

    Ne zaman uyanacağız bilmem ki...

    "AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti.Biz iktidar olduğumuzda ekonomiyi sanayicilerimize teslim edeceğiz." diyor orada Kılıçdaroğlu. Evinin en güzide noktasında ,çelikten bir kasa içinde ,özenle sakladığı havuzlu villasının tapusunu unutup "havuzlu villalarda oturuyorlar " diye bağıran,tutarsız ,nemenne adam Kılıçdaroğlu. Ekonomiyi patronlar kulübüne bırakacağını söylüyorken ne kadar da aymaz,ne kadar da rahat,neşeli ve mutluydu,görmeliydiniz. Ama görsenizde ne farkederdi ki.Hepiniz alışmışsınız, dangalaklar güruhunu alkışlamaya,eminim bunuda alkışlardınız.Adam patronlara ekonomi sizin olacak diyor  ey ahali,bu sizin için bir anlam ifade etmiyor mu?

    Etmiyorsa o zaman ne diye sürekli şikayet edip duruyorsunuz? Suçlu sizsiniz...Suçlu benim...Hepimiz suçluyuz...

   Daha ne desin adam...Adam içindekileri daha nasıl açık etsin.

    "AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti,biz iktidar olunca patronlar kulübüne vereceğiz.." dedi adam...

     AKP 'nin ekonomiyi sıcak paraya teslim ettiği doğrudur da; kendilerinin patronlara teslim edecekleri vaadi de doğrudur.

    Hepinizin canı cehenneme demeyi ne çok istiyorum biliyor musunuz? Çünkü hakediyorsunuz...Bu adamları, bu küçücük adamları siz büyüttünüz, büyütüyorsunuz.

     Vekillerin her birisinin yüzlerine dikkatlice bakmaya çalıştım. Aristokrat bir adamın karşısında ezik ezik bakan bir RuS köylüsü gibiydiler. Orada olmaktan zerre kadar rahatsızlığı olan yoktu.Bu adamlar yüzünden bu ülke bu kadar yüksek yoksulluk oranına sahip diye düşünmüyordu hiç biri. Hiç biri orada olmalarının gerçekte ne anlama geldiğini anlamaya çalışmayı denememişti  bile. Neden orada olduklarını bilmiyorlardı bile. Ama oradaydılar. Milletin vekilleriyle milletin kanını emenler yan yana idi. O adamların mutluluğu ,huzuru,sükunu için oradaydılar. Bir ara bunları bu halk niye seçti diye düşünmeye başladım. Mantıklı bir izah bulamadığımdan olsa gerek kendime ve milletime acıdım. Patronlar kulübü neden parlamentoya resepsiyon verir acaba sorusuda zihnimi kurcaladı? Sahi, patronlar kulübü acaba ne amaçla verdi bu resepsiyonu? Bayram değil ,seyran değil. Bir zamanlar o kulübün bir üyesi vardı. UZANLAR.Allah belalarını verdi de defolup gittiler. Cem Uzan'da bir kaç sene evvel oradaydı. Şimdiler de Türkiye 'den 160 milyar dolar tazminat istiyor. Yarın orada olanlardan birine bir dokunulsun ,aynını yapacaktır, hepsi aynı fabrikanın mamülüdür çünkü.Aynı kaptan yemek yiyorlar.Aynı dili kullanıyorlar, paranın dili. Açlık sınırının altında yaşayanları sorun etmiyorlar, milletin vekilleriyle beraber yan yanalar.. Benzin onların kazançlarında hiç bir eksilme olmasın diye dört liranın üzerinde bu gün ve yakında arabasına benzin koyamadığından çocuğunu gecenin bilmem ne vaktinde hastaneye yürüyerek götürmek zorunda kalan fakir halk manzaraları görmeye başlayacağız ,merak etmeyelim.

      Sözün özünü duy artık ahali, yeter...

      AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti...

     Kılıçdaroğlu patronlara iktidar olunca ekonomiyi onlara teslim edeceğini vadediyor...

    Asgari ücret sefalet sınırının yüzde bilmem kaç altında kalmaya devam edecek...

      Seçim senin ahali..Seçimini yaparken düşünerek yapta...Çünkü şikayet etmeye hakkın olmayacak...


  

TRANSFORMASYON



   Günlerim yazarak,okuyarak, araştırarak, düşünerek, bazen hüzünlenerek, sakince ve mutlu bir şekilde geçiyor.İnsanın işsiz kalması,evine kapanması , dışarıya çıkması için çok az nedeninin olması çokta kötü değil.Yalnızlıkta böyle ha keza..İnsan kişiliğini en iyi yalnız kalarak güçlendirebilir.

    Bir çok insan için evi sokakların belirsizliklerle dolu gizemli fırtınalarından kaçıp sığındığı sakin bir liman gibidir.Benim için ev böyledir.Ve çok anlamlıdır.Yaşamın türlü türlü güzellikleri hakkında özgürce düşünebildiğim, kendimle başbaşa kalabildiğim , gelecek hülyalarına dalabildiğim, gerçeğin soğuk ve tatsız yüzünden uzaklaşabildiğim anlamlı mekanımdır.

    Zaaflarımdan korkmadan nefes alırım evimde.Çünkü burada zaaflarımı kullanacak kimsecikler yoktur.Arkamdan planlar çevirenler hep kapımın dışındadır ve Allah'a şükürler olsun ki şu ana kadar hiç bir düşünce evimin kapılarını,duvarlarını aşıp burada ki hayatıma müdahale edememiştir. İnsan olarak acziyetimi ve haddimi çok iyi bildiğim ,güçlü olmak ya da güçlü görünmek için çok fazla çaba sarfetmediğim bu mekanda olmaktan mutlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Ne ki ,burada ki hüzünlerim, ağır düşüncelerim, ara ara yaşadığım depresyonvari anlarda geleceğe güzel bir anı olarak kendisini kaydettirir.İşte penceremin kenarından önümde uzanan alemi,ufuk çizgisine kadar ,uzak yakın bakışlarla izlememin içinde ki mana; hayatın kıyısında durup, dalgalı bir denizi izliyormuş gibi yaşamı izlemekle bu ölçüde benzeşmektedir.

   Ne var ki insan olmamızın getirdiği en temel gerçeklerin başında ,içimizde ,görmediğimiz ama varlığını her an hissettiğimiz ruh denilen ,mana alemine mahsus imgesel nitelikli , gizemli varlığın sürekli olarak değişme ihtiyacı içinde olması,belli bir noktada sabit kalamaması bazen hayat hakkında yanlış algılamalara saplanmamıza neden olabiliyor.Bu yüzden bir çoğumuz içimizdeki iyilik ya da kötülüğün sonsuza kadar süreceği yanılgısını yaşıyor. Taşıdığımız hal-i ruhiyyat kararlarımızı etkilediğinde ya da içimizde ki hislere güvenerek hareket ettiğimizde peşinde koştuğumuz işlerden istemediğimiz neticeler elde edebiliyoruz. Hayatın bizi yanılttığını düşünüp , neticelerimizin kendi seçimlerimizden kaynaklandığını unutabiliyoruz ve kendi seçimlerimizi yargılamak yerine bizi bu sonuca ulaştırdığına inandığımız çevresel faktörleri suçlu ilan edebiliyoruz.Bu durum çevremize , o çevreyi içinde barındıran hayata karşı amansız bir güvensizliğe neden olabiliyor. Hem hayattan ,insanlardan ,sorumluluklardan,ideallerimizden uzaklaşıyoruz hem de hatalı bir sorgulama yapıp yararsız hükümler verebiliyoruz, en önemlisi yaşadıklarımızdan doğru dersler çıkarmaktan kendimizi alıkoymuş oluyoruz.Karar aşamalarında nesnel değerlendirmelerin ve en az hislerimiz kadar zihinsel enstrümanlarımızın da devreye girmesi, anlık düşüncelerle hareket etmememiz gereği  bu noktada oldukça önemli hale geliyor.

     Bu yanılsamaları geçmişte sık sık yaşamış biriyim ben. Kendimi çok güçlü ya da çok bitkin hissettiğim anlarda verdiğim kararların beni yanılttığını, böyle anlarda verdiğim sözleri yerine getirmekte çokça zorlandığımı itiraf etmeliyim. Doğduğum andan itibaren ruhumda gelişen değişimler ki bunlar bir tür evrim niteliğindedir, yaşadıklarımdan çeşitli neticeler elde etmemi sağladı ve bunlardan en önemliside hiç bir şeye güvenmemek.İnsanlara güvenmiyorum,çünkü hem hislerinin,hem de hayat şartlarının onları sürekli değiştirdiğinin farkındayım.Bu gün içinde bulundukları her şeyin yarın değişivermeyebileğinin hiç bir garantisi yok.Gençliğime güvenmiyorum çünkü zamanın beni bu konuda yanıltacağını çok iyi biliyorum.Sağlığıma,parama,irademe,özüme güvenmiyorum ,bütün bunların diğer her şey gibi zamanla değişebileceğinin,yarının şartlarının bu gününkilerle aynı olmayacağının farkındayım.Öyleyse bu konuda kendi kendime vermem gereken telkin şu olmalı bence: Dengeli bir yaşam sürdürmek.Marjinalliklerden uzak durmak.Bu hayatın böylece ila nihaye devam etmeyeceğinin bilincinde olarak,yeterince düşünüp taşınarak, şartları kendi doğal sınırları içerisinde zorlayarak yaşamak.Bunu becerebiliyor muyum?Tam olarak değil belki ama bunları düşünmenin bile beni etkilediğinin,kendimi kontrol etme noktasında zihnime yardımcı olduğunun bilincindeyim.O yüzden bu düşünce üzerinde herhangi bir oynama yapmamaya gayret ediyorum.

     Hayat sürekli değişimlere gebe.Sonsuza kadar sürecek bir acı olmadığı gibi sonsuza kadar sürecek bir mutlulukta yok bu dünyada. Bu nedenle nerede olursak olalım bize düşen umut ve korku dengesini kurmayı bilmek.O zaman ancak cesaretimiz aptallık, çekingenliğimiz de korkaklık sınırlarından uzaklaşır.

   Yaşadığımızın farkına da ancak böylece varabiliriz. Ve hayatı anlayabiliriz.

    Çünkü düşünmek böyle bir şeydir....


                                                                                                                

9 Aralık 2010 Perşembe

Kedi ulaşamadığı ciğeri sevmez...


    Burhan Kuzu,Süheyl Batum Mülkiye'ye  niye gitti, bilmiyorlar mıydı ortamın gergin olduğunu,ateşe körükle gitmek doğru mu?

    Hamile bir bayan niye gösteriye gitti, ne işi vardı orada, çocuğunun başına bir şey gelebileceğini düşünmedi mi?

   Mavi Marmara gemisi niye Gazze'ye gitti, İsrail müdahale edeceğini söylememiş miydi,bunu bildiği halde hükumet niye o gemiyi durdurmadı?

   Bunlar hemen şimdi zihnimde canlanıveren üç örnek , üç farklı olaya verilen üç aynı tepki.Biraz düşünsem sabaha kadar bu örnekleri çoğaltabilirim.

   Koca koca adamlar, kendilerine aydın denilen takım bu olayların ardından bu yorumları yaptılar, bu tepkileri verdiler.

   Bu tepkiler beyhude tepkiler değil.Bunlar aynı zamanda bizim toplumsal bilinç altımızda acemi bir şekilde bastırdığımız peşin hüküm psikolojisini açığa çıkaran en somut örnekler.

    Dilden dile dolaşan Nasrettin Hoca'nın "hırsızın hiç mi suçu yok" deyişi de bizim bilinç altımızda ki bu gerçeğin zihnimize yeni yerleşen bir olgu olmadığını gösteriyor.

    Bazıları,özellikle sol cenah, bu tepkilere "düz mantık" adını veriyor. Bunda hakları da yok değil. Bir olayda arka planları ,ayrıntıları inceleme derdinden kurtuluyorsunuz düz mantık yaklaşımıyla ve olayların zihninizde ilk yaptığı çağrışımlarla hemen ,anında tepki , hüküm veriyorsunuz ve bedeninizin en çok enerji harcayan organını ,beyninizi fazla çalıştırmıyorsunuz. Alışıldık tepkiyi en hızlı verdiğinizde de zeki oluyorsunuz insanların gözünde ve ucuz kahramanlığınızın keyfini de hemen elde ediyorsunuz. Peki insanlar sizi neden zeki buluyor biliyor musunuz? Kafalarında ki yanıtı onlardan daha çabuk verdiğiniz için.Yoksa , doğru tespitler yaptığınız için değil.Haa,bir de şu var, bu ülkede insanlar sakin,aklı başında, detaycı,gerçekçi analizleri sevmiyorlar;tabi bu tür analistleri dinlemeyi de.Basit olsun,hemen anlaşılsın, düz olsun, beynimiz fazla çalışmasın. Sadece başlıklarından ve resimlerinden gazete okuyan bir millet değil miyiz?

    Oysa üç olayın kesişim dairesinde duran bir gerçek var:

   Bir insanın ,kim olursa olsun bu kişi, konuşma hakkını elinden almaya kimsenin hakkı yoktur. Bir kişinin öğrenci,ya da genç olması bu hakkı ona vermez. Üniversite öğrencisi çocuk değildir, toplumun ayrıcalıklı kişilikleri de değildir, suç işlemeye yeltendiklerinde veya işlediklerinde cezalarını ,toplumun diğer tüm bireyleri gibi çekmelidirler. Bir insana yumurta fırlatmak suçtur.Biri dışarıda size yumurta atmaya kalksa ,karakola gidip o kişiyi şikayet edebilirsiniz  , sonuçta bu kriminal bir eylemdir. O öğrenciler toplansın,hapse atılsın anlamına gelmez bu sözlerim;fakat bunun bir suç olduğunu, kimsenin kimseyi yumurta atarak protesto etmeye hakkı olmadığını toplum olarak hepimizin kabullenmesi,bu yönde tepki vermesi gerekir. "Efendim, gençler onlar daha" ," kanları hızlı,deli çağları" gibi yararsız tepkiler onlara yaptıkları yanlışları hatırlatmaz ve bir faydası da olmaz.Sonra da ortaya birbirini hiç dinlemeyen,konuşarak anlaşmayı beceremeyen,en basit kıvılcımlardan koca koca yangınlar çıkaran,ateşli bir toplum haline geliriz ki bu gün toplumumuzun durumu da budur.

    Bunları konuşmuyoruz biz bu olayla ilgili..Ne konuşuyoruz? Burhan Kuzu ,Süheyl Batum niye gittiler oraya?

    Gösteriye katılan hamile bayanın başına gelenlerinse hiç bir açıklanır yanı yok. Sen nasıl bir polissin ki cephede düşman askerlerine yapılsa savaş suçu sayılacak hareketleri kendi öpöz yurttaşlarına yapıyorsun? Biri size o insanların ailenize sövdüğünü falan mı söyledi de , siz böyle arenaya çıkmış azgın bir boğa öfkesiyle saldırdınız o insanların üzerine?  Haydi siz psikopatsınız, polissiniz,şartlarınız ağır ,bazen böyle kendinizi kaybedebiliyorsunuz, ya amirleriniz? İçişleri bakanı? İstanbul valisi? Sizin bu psikopatlığınızı görüpte size soruşturma açacak,sizi görevden alacak; ya da boşverin, sizi uyaracak,size kızacak, en azından yanlış yaptığınızı söyleyecek hiç mi kimse yok başınızda Bülent Arınç'tan başka? Bir bayana bebeğini düşürtecek kadar şiddetli bir şiddeti nasıl uyguladınız? Sizin hiç mi edebiniz,adabınız,nezaketiniz yok? Polis oldunuz diye dağdan inme bir canavar mı oldunuz?

      Bu sözlerim sadece o gün  o müdahaleyi gerçekleştiren,polis görünümlü canavarlaradır, polislerimizi karalamak gibi bir niyetim yoktur.

     Oysa Türkiye'nin münevver geçinen insanları; ne işi vardı bir hamile bayanın orada cümleleriyle baktı bu çok vahim olaya...

     Marmara baskınından söz etmeye bile gerek yok...

     İşte böyleyiz biz.

     Bir olayın içinde bir haksızlığı gerçekleştirenlerden çok haksızlığa maruz kalanlar suçludur.Ve hep onlar konuşulur. Suçlular konuşulmaz. Üstelik suçlulara merhamet edildiği de olur. Rahşan affını bilmeyenimiz yoktur. Hapiste yattığıyla övünen , bunu insanlara karşı bir imtiyaz aracı olarak kullananlarımız da çok. Suç işlemek sözde hep aşağılanır ama suçlular hep güçlülerdir bizim toplumumuzda. Herkesin bilinç altında suçlulara karşı bir sempati muhakkak bulunur.Mehmet Ali Ağca gibi dengesiz,ruhsuz,akılsız bir katilin devlet televizyonuna çıkarılmasına şaşmamak lazım bu bağlamda... Mafya liderlerinin açık oturum programlarına katılmasına da...( Sedat Peker) Abdullah Çatlı gibi adamların kahraman,vatan perver olmalarına da... Büyük yazar olmanın yolunun hapishanelerden geçmesine de...Sokağa çıkmaya cesareti olmayanların hamile haliyle sokağa çıkmayı göze alan bir bayana ne işi vardı orada demelerine de...

      Kedi ulaşamadığı ciğeri sevmez...

  

Bu gün = Dün+Önce ki Gün+.............+ Aklının Erdiği İlk Gün



   Senin hayata karşı tek bir sorumluluğun var:Yaşamak.

   Çok mu zor?

   Sahip olduğun zamanın bir kısmını yaşamaya ayırmak,çok mu zor? Oysa , hemen hemen tamamını yaşamını mahfetmeye ayırıyorsun.

   Şu yaşadıkların senin eserin.

   Bu gün = Dün+Önce ki Gün+.............+ Aklının Erdiği İlk Gün

   Yarın olduğunda bu gün denklemin sağ tarafında olacak.

    Ömrünün ortasındasın belki de. Eğer öyleyse en azından tüm yaşanmışlıkları sıfırlama şansına sahipsin.

    Biraz gayretkeş davranırsan kara bile geçebilirsin.

     Yaşam avcunun ortasına konmuş bir hazine, onu değerlendirmek elinde...Senin elinde...

SİZİN İÇİN GELECEĞİM



    Siz şimdi bu yaptıklarınızın yanınıza kar kaldığını düşünüyorsunuz değil mi? Yapmadıklarınızdan kendinize bir sorumluluk biçmiyorsunuz... Tadını çıkarın..

    Biliyorum.Gördüm.Bu hayatın sizin küçük beyinlerinizde tasarladığınız kadar dar bir şablondan ibaret olmadığını...

    Gün gelecek, yaptıklarınızın ve yapmadıklarınızın karşılığını alacaksınız.

    Hava ses tellerimden yayılan kahredici dalgaları kulak kepçelerinizden içeriye taşırken cümlelerim beyninizde kalıcı hasarlar oluşturacak.

    Gözlerinizi kapamak bu gerçekten kurtulmanıza yetmeyecek.

    Korkmayın.Size sadece gerçekte ne olduğunuzu söyleyeceğim.Hiç görmediğiniz,görmekten kaçtığınız, gördüğünüzde darmadağın olacağınız ,içinizdeki silüeti size kelimelerimle göstereceğim.

    Mideniz fesada uğrayacak,bağırsaklarınız düğümlenecek,öd keseniz yarılacak...

   Sözlerimin gücüne şimdi inanmıyor olabilirsiniz,ama duyduğunuzda da inanamayacaksınız,bundan emin olun...

   Sizi bekleyen acıklı son gözlerinizin sönen feri olacak...

    O gün geldiğinde orada olacağım ve tüm bunlar olurken sizi seyredeceğim  ve buna tahammül göstereceğim..

SEVMİYORUM BU HALLERİMİ....


    Niye kendime söz geçiremiyorum ki? Başkalarına verdiğim tavsiyeler niye kendimde bir işe yaramıyor ki?Ruhumu kontrol etmekte neden bu kadar zorlanıyorum?

    Ağlamak isteyen ama bir türlü beceremeyen bir çift gözle aptal aptal dolaşıyorum  ortalıklarda...

    Sevmiyorum bu hallerimi...Kurtulamıyorum da ama... Ne yapmam lazım bilemiyorum...Sanki bütün yollar tıkandı...

    Kime serzeniyorum? Kime kırgınım bu derece?

    Dünyayla bu kadar alıp veremediğim nedir? Dünyayla derdim nedir?

   Ah bu sorular,bir yanıt bulabilse içimde,içimde rahatlayacak ben de...Ama olamıyor maalesef...

   Hayat bu demek istemiyorum artık? Birilerini ya da bir şeyleri suçlayarak yaşamaktan bıktım usandım... Her yaptığımın bir nedeni var ve hiç bir yaptığımı isteyerek yapmıyorum.Her yapmadığımın bir nedeni var ve hiç bir yapmadığımı istemeyerek yapmıyorum...

   Çivilendim kaldım bir yerde.Sanki bir şey bekliyor gibiyim..Ama beklemediğimi biliyorum..Öylece beklemeyi sürdürüyorum.Aklıma yapacak hiç bir şey gelmiyor...

    Bu ruhu nasıl ayağa kaldıracağım hiç bilmiyorum...

    İhtiyacım olan bir parça huzur mu, bir dost mu, para mı, mal mı; ne? Neye ihtiyacım var?

    Sevmiyorum bu hallerimi...

8 Aralık 2010 Çarşamba

YUMURTA MODASI



     Ne yalan söyleyeyim,acıdım, kafasında parçalanan yumurtayı peçeteyle silmeye çalışırken gördüğüm Burhan Kuzu'ya.Aynı acımayı Başbakan'ın referandum sonuçları belli olur olmaz yaptığı ikinci balkon konuşmasında O'na dönüp "Burhan Bey, yeni anayasa için çalışmalara başla" talimatını verdiğinde yüzünde beliren ezik,çocuksu bir ifadeyi gördüğümde de yaşamıştım.

    Acınmak bizim siyasilerin makus bir talihi midir ?

   Kılıçdaroğlu'nun "yumurta atılmasını " şık bulmamasında da garip bir zavallılık yok mu?

    Siyasileri acınmaya muhtaç bir ülkenin de yurttaşı olmaktan utanmalı mıyım?

    Onlar niye utanmıyorlar , niye hala o utanç koltuklarında oturmayı sürdürüyorlar pek anlamadım ama sanırım Burhan Kuzu en azından bir daha ki yumurta eyleminde bu kadar temkinsiz yakalanmaz ..
  
    Geçmiş olsun Burhan Kuzu.

    Sen o yumurtayı hakettin mi bilemem ama inandığım bir şey var ki;Türkiye artık siyaset dediğiniz o şeyi oynayanlar olarak topunuzdan bıktı ,usandı...

   Bunu anlamanız için daha ne lazım size...

Hayat



     Hayat bazen her şeyini kaybettirmiş gibi hissettirebilir.Gidilecek bir yol kalmadığını düşündürebilir.Hayat bazen kara kara düşündürebilir.Ama unutma ki ,hayatı bir var eden var.Serçelere,karıncalara,arılara,fok balıklarına,menekşelere varlık bahşeden bir varlık var.
 
     Emin ol seni unutmayacaktır.

3 Aralık 2010 Cuma

FATİH ,KELEBEK VE BEN...

21 yaşında bir SULTAN:FATİH


    Müziğe boğduğum odanın içinden koyu keman sesi yayılıyor etrafa.Notalar olabildiğince yavaş bir şekilde yer değiştirirken duvara asılı, üzerinde İstanbul Fatih'inin ,mağrur bir komutan , bütün dünyanın "büyük" olarak kabul edeceği bir işi başarmış genç dünya hükümdarı namzeti tavrıyla ,atının üzerinde ,İstanbul'un girişinde ,etrafında ki kalabalıkla birlikte resmedildiği tablonun üzerinde,Fatih'in atının burnunun hemen ucunda  bir açık kahverengi  kelebeğin uyuyor ya da dinleniyor olduğunu farkediyorum.Yaklaşıyorum tabloya doğru,incelemek istiyorum narin kelebeği.Minicik kafasının üzerinde gözleri var mı,yoksa kapalı mı ,ayırt edemiyorum ama kendine özgü dudaklarının kapalı olduğunu fark etmenin içimi titrettiğini duyumsuyorum.Başının üzerinden iki yana sarkan alıcıların ona dünyadan ne gibi haberler verdiğini merak ediyorum.Sağında ve solunda ilahi bir hesapla kendisini taşıyan ve tablonun üzerinde güvenle duruşunu sağlan incecik bacaklardan sarkan minor tüyleri göremiyorum,algılayabiliyorum.Aynı minoritelerin kanatları üzerinde de bulunduğunu,katmanlar oluşturduğunu ve bu katmanların altında devasa bir karmaşanın yattığını hissediyorum.Bu öyle bir bütün ki,anlaşılması na mümkin.Beynimin onu anlamlandıracak kadar işlevsel olmamasına bozuluyorum.Yeteneklerinin binde birinin bende olmamasından kıskanıyorum onu ama bu ilahi anıtın önünde bütün ruhumla eğiliyor ,secdeye varıyorum.Kelebeğin duruşunda ki bu engin dinginliğin hissiyatımda oluşturduğu titremeleri hissetmenin tuhaf hazzını kaybetmemecesine zihnimde tutmaya çabalıyorum,başaramıyorum.Bir beyni var mı acaba diye düşünüyorum ve nev-i şahsına münhasır bir beyni muhakkak vardır diye cevaplıyorum düşüncemi.Bir iğde çekirdeğini anımsatan minicik bedene dünyaları sığdıran gücün,kudretin dünyevi bir akılla kavranamayacağı düşüncesi belirirken zihnimde içine düştüğüm acziyet tablosu ve küçüklüğüm tevazunun bir insanın ruhuna giydirebileceği en güzel elbise olduğu konusunda ikaz ediyor beni.Kelebeği bırakıp Fatih'in ihtişam dolu,mağrur duruşunu izlerken kendime " bunu gerçekten ister miydin" diye soruyorum.Evet.Sadece bunu isteyebilirdim."Fatih olup bir tabloya konmayı,bir kelebeğin atımın burnunda bir ceset gibi engin ,vakarlı duruşunu ve birinin bu hislerle tablomun karşısında aklının hezeyanını izlemesini."Fatih şimdi burada olsaydı ve bu olanları görseydi ne hissederdi acaba?" Fatih'in o mağrur duruşunun altında bir bağlılık görüyorum; şu minicik kelebeği, düşünüldüğünde akılların tutulmasına neden olan fonksiyonlarla yaratan güç ve kudretin yegane sahibine has bir bağlılık...Bu zihinsel manzara Fatih'in güzelliğiyle kelebeğin güzelliğini eşitliyor...Ve bunu algılamaktan memnuniyet duyuyorum...

2 Aralık 2010 Perşembe

ALLAH BU ÜLKEDE KİMSENİN BAŞINA KAZA VERMESİN!!!

Lütfen caddelerde dikkatlice dolaşın.
Burası Türkiye unutmayın...

     Dün gece İstanbul Tem otoyolunda bir kaza meydana geldi.İki kişi yaralı olarak arabalarının içinden çıkarıldı ve yol kenarında ambulansın gelmesini beklemeye başladılar.Birinin yüzü tanınmayacak haldeydi ve sürekli kan kaybediyordu.Diğerinin kanaması yoktu,ama çok fazla inliyordu,belli ki vücudunda kırıklar vardı.Zaman bu iki yaralı için acı demekti.Başlarında bir kaç vatandaş onlara yarenlik ediyor,teselli vermeye çalışıyor ,acılarını bir parça olsun unutturmaya uğraşıyorlardı.Hastane hemen 2 km mesafede olduğu için ambulansın bir kaç dakika içinde orada olacağını düşünüyorlardı.

    Aradan tam elli dakika geçti.Her hangi bir ambulans gelmedi.

   Yurttaşlar gecenin ilerleyen saatine rağmen bir an bile yaralıların başından ayrılmadılar.Her birinin yüzünde yerde yatan vatandaşların yaşadığı acılı dakikaların izleri vardı.Ambulansın gelmediği her dakika içlerinde ki isyanı büyütüyor ama itidallerini kaybetmiyorlar,yerde ki yaralılara umut olmayı sürdürüyorlardı.

    Ve sonunda dayanamadılar.Yaralıları hastaneye kendi araçlarıyla taşımaya karar verdiler.Çünkü ambulans o kadar gecikmişti ki kimsenin ambulansın geleceğine dair bir umudu kalmamıştı.Üstelik yerde yatan yaralıların çektikleri acı sabırlarını ancak o kadar oyalayabilmişti.

    Yurttaşlardan biri aracını yaralıların bulunduğu yere yaklaştırdı.Diğerleri de özenli bir şekilde hastaları araca taşıdılar.Taşırken yaralıların iniltileri yüreklerini burkuyordu.Dayandılar ve yaralıları bin bir zahmetle araca taşımayı başardılar.İki yurttaş daha gecenin o saatinde kendilerini evlerinde bekleyenlere haber verip yaralıları taşıyacak araca bindiler.

    Araba yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı ki hemen yanlarına bir polis arabası yanaştı.İçinden iki genç trafik polisi indi.Araca yaklaştılar ve içerdekilerle konuşmaya başladılar.Polislerden biri cep telefonundan acil servisi aradı ve arabaya döndü:"Ambulansı kontrol ettirdim,yoldaymış,birazdan burada olacaklarmış,yaralıları indirin."

    Araçta ki yurttaşlar bunu kabul etmediler.Ambulansın yaklaşık bir saattir gelmediğini söylediler ve polisin itirazına rağmen hastaneye doğru yola çıktılar.

   Onlar gittikten yaklaşık on beş dakika sonra ambulans olay mahalline teşrif buyurabildi.Yaralıların yurttaşlardan birine ait bir araçla taşındığını ,kendilerinin çok geç kaldığını öğrendiklerinde ise utanmak , üzülmek,ya da hastaneye ulaştırılmış olmalarına,daha fazla beklememelerine sevinmek  yerine tepki gösterdiler.

   Yukarıda kısaca ve yüzeysel bir şekilde anlattığım olay bir hikaye değildir.Gerçektir.Ve bu gerçeği ajans kameraları görüntülemişlerdir.

    Yukarıda anlattığım olay ,yurdumun kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ yamacında gerçekleşmemiştir,Türkiye'nin en büyük metropolünde bir hastaneye 2 km mesafede gerçekleşmiştir.

    Devlet her zaman ki gibi vatandaşının en acılı anında kusursuz bir hizmetle yanında olmayı becerememiştir.Yurttaşlar kendi yaralısını yine kendileri taşımışlar ve başlarının çaresine yine kendileri bakmışlardır.

    Üstelik bahsi geçen olay bir istisna değildir.

    Devlet trafik kazalarının nasıl azaltılabileceği konusunu emniyet bürokrasisinin trafik komiserlerine bırakmıştır.Trafik komiserleri trafiği denetlemekle yükümlüdür.Trafik kazalarını azaltmak için çalışmalar yapmak onların uzmanlık alanı değildir.Bunun için imkanları da zaten oldukça kısıtlıdır.Üzerlerinde ki iş yükünü de hesaba katarsak Trafik Şube Başkanlığı'nın trafik kazalarını azaltacak köklü reformları yapamayacağı açıktır.Zaten trafik kazaları da onların tüm özverili gayretlerine rağmen azalamamaktadır.

    Meclis Genel Kurul'una bile başbakanın zor kullanmasıyla gelen milletvekillerimiz , kendi asli işlerini bile yapamayan milletvekillerimiz her gün onlarca insanımızın canlarına ve mallarına malolan trafik kazalarıyla ilgilenme meselesini yine bürokratların sırtına bırakmıştır.Bürokratlık sorunları çözen değil,sorunların çözümü için kendilerine verilen şablonları uygulayan birimdir.

    Anlayacağınız devlet ne trafik kazalarını önleyebiliyor,ne de trafik kazası yapan vatandaşlarına hakkıyla sahip çıkabiliyor.

      Başbakan bundan bir buçuk yıl önce akla ziyan bir açıklama yaptı:"ABD bizim sağlık reformlarımızı araştırıyor." Neden efendim? "Kendi ülkelerin de uygulamak için..." Eğer ABD sıkandallarla dolu sağlık sistemimizi araştırıyorsa ve üstelik bunu kendi ülkesinde uygulamak için yapıyorsa ABD'nin devlet aklından şüphe etmek lazım.

      Başbakan sağlıkta büyük devrimler yapıldığıyla övünürken dün gece yarısı ,Türkiye'nin en büyük şehrinde,bir hastanenin iki km ötesinde iki vatandaş yaklaşık bir saat ağır yaralı vaziyette ambulansın gelmesini bekledi.

     Sağlık bakanı Recep Akdağ en çalışkan bakan olarak nitelenirken sağlık bakanlığı ambulansları yaralılara yetişemedi.

    Üstelik bu olay bir istisna değil.

    Elbette her şeyin suçlusu devlet değil.Her şeyin sorumlusu devlet değil.Ama devletimiz malesef yığınla konuda çok çok yetersiz.Ve bu devleti geliştirmesi,yeterli hale getirmesi gerekenler birbirleriyle , ucuz hesaplar uğruna tutuştukları kavgayla meşguller.Üstelik kazalar ve gelmeyen ambulanslar sürekli haber bültenlerini işgal ederlerken.

    Netice de burası Türkiye...

    Her an kaza yapabiliriz.Ve kuvvetle muhtemel ambulans zamanın da gelmez. Ve yukarıda anlatılan acıları belki de daha fazlasını yaşayabiliriz.

    Allah vermesin,ama siz siz olun,trafiğe çıktığınızda çok dikkatli olun..

    Burası Türkiye...Temkini elden bırakmaya gelmez...

HAYDARPAŞA:BENİ BİR İŞÇİNİN KAYNAK MAKİNESİNDEN ÇIKAN KIVILCIM DEĞİL KÖHNEMİŞ BİR ZİHNİYET YAKTI...

  
      Martılar ağladı,bizde ağladık,ama onlar ağlayamadı Haydarpaşa...Onlar ağlayamadı sen yanarken...
  



      Haydarpaşa'nın niçin yandığını yetkililer bulamadılar.Günlerdir çalışıyorlar güya.Çatıda restore çalışmalarında bulunan işçiler sorgulanmış,gar personelinin bilgisine başvurulmuş,olay yeri incelemeleri yapılmış ama yangının neden çıktığına dair bir netice alınamamış..Öyle ki ,kudretli devletimizin Haydarpaşa'yı yakan nedenler hakkında en ufak bir bilgisi yok.

     Rezalete bakar mısınız? Haydarpaşanın yanışına mı yanarsın,bunu yapanların cezasız kalışına mı , devlet-i aalaa'mızın sorumsuzluğuna mı?

    Meğer olay başkaymış...Haydarpaşayı yakan kıvılcım elektrik kontağından ya da işçilerin kaynak yaptığı makineden çıkmamış.Haydarpaşanın yanmasına neden olan bir insan değilmiş.Ki öyle olsaydı devlet-i ulviyemiz şimdiye kadar çoktaaann sorumluları bulmaz mıydı?Çok çabuk,olayın olduğu günün ertesin de buluverir , gerekeni  yapardı...Ama yapamadı..Neden ?Çünkü Haydarpaşa'yı yakan bir insan değilmiş...

   Bu öyle bir şey ki suçluya ulaşamazsın...Ulaşsan bile bir şey elde edemezsin,cezalandıramazsın,değiştiremez-
sin...Eğer bir suçu işleyen oysa ona güç yetiremezsin.Ve en kötüsü o işlenen suçlar gelecekte de varlığını sürdürür.Haydarpaşa'nın üçüncü kez yanmasınında nedeni o şeydir...

    Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım dün açıklama yapmış.." Yüz elli yıldır tarihi binaların restorasyonu nasıl yapılıyorsa Haydarpaşa'nın restorasyonuda aynı yolla yapılır,yapıldı" diyor bakan..Yani her şey prosedüre uygun bir şekilde yapıldı öyle mi sayın bakan?Ama yüz elli yıllık diyorsun,yüz elli yıldır diyorsun?Ne dediğinin farkında mısın sayın bakan?

    Ve dün sabah saatlerinde bilirkişi heyeti Haydarpaşa Garına ulaşır.Amaçları yangının çıkış nedenini bulmak..Gar müdürü kapıda karşılar onları,büyük bir nezaketle...Heyetin üyeleri de rahat bir nefes alırlar ,gar müdürü bize yardımcı olur ,çabucak olayın sorumlusunu bulur işimizi bitiririz diye..Önce çaylar içilir müdürün odasında hoş bir sohbet eşliğinde.Ardından neşe içinde ,gülüşerek yukarıya,yangının çıktığı kata geçilir,yanlarında gar müdürü de olduğu halde.Heyet müdürün kendilerine eşlik etme nezaketini göstermesinden memnundur.

    Vakıanın vuku bulduğu yere ulaştıklarında durum değişir.Zevatın neşeli halinin yerini buruk bir hüzün alır ,iç burkucu manzara karşısında...Yüz yıllık bir anıtın içine düşürüldüğü durum içler acısıdır ve bu manzara karşısında bir yüreğin mesruriyetini koruması mümkün değildir.İtidal kaybetmemek mümkün değildir.Heyetin tüm üyelerinin yüzünde memnuniyetsiz ifadeler dolaşmaya başlar.Ve sanırım orada anlarlar,bu yangını kimin çıkardığının,bu yangının nedenlerini bulmanın hiçte sandıkları gibi kolay olmayacağını.Çünkü bu yangını bir insanın çıkarabileceğine olan inançları kaybolmuştur, gördükleri manzara karşısında.

    Çaresiz çalışmalarına başlarlar.

     21.yüzyılda,yani post-enformasyon çağında "bilirkişi olay yeri incelemesi prosedürünün birinci ve olmazsa olmaz aşaması" na geçilir.Güvenlik kameraları kaydı gar müdüründen istenir.

     İstenir de istenmesine,istendiğiyle kalınması gerekmektedir.Çünkü böyle bir kayıt yoktur.Böyle bir kaydı tutacak kameralar yoktur.Milenyumun  birinci çağında ,kuruyemişçi dükkanlarında bile olan güvenlik kameralarından bir tane bile yoktur Haydarpaşa'da.

    Ne kadar acı değil mi?

    Kültür bakanı " orjinali bozulmadan tadilatın yapılacağını,yapının eski haline dönüştürüleceğini" söylemiş.Doğrusu ben merak ediyorum:Bir tek güvenlik kamerası bile koymayı akıl edemeyecek kadar akılsız bir devlet nasıl yüzyıllık yapıyı orjinalinin aynısı olarak eski haline döndürecek?

    Elbette döndürecemeyecek...Elbette hiçbirisinin umrunda olmayacak...Elbette Haydarpaşa'ya olanların hesabını kimse vermeyecek...Ve olay unutulup gidecek...En kötüsü de bu tür olaylar bundan sonrada yaşanmaya devam edecek...

     Bilirkişi heyeti nasıl bir çalışma yapacak,nasıl bir rapor hazırlayacak bilemeyiz ama açık olan bir şey var:HAYDARPAŞA'YI BİR İNSAN HATASI YAKMAMIŞTIR.HAYDARPAŞA'YI BİR ZİHNİYET YAKMIŞTIR.150 SENEDİR ANITSAL MİMARİLERİ AYNI YÖNTEMLE RESTORE ETTİĞİNİ İTİRAF EDEN ZİHNİYET.2010 YILINDA ,ÜLKENİN EN ANLAMLI MEKANLARINDAN BİRİNİ KORUMAK İÇİN BİR ADET BİLE OLSA BİR GÜVENLİK KAMERASI YERLEŞTİRMEYİ AKIL EDEMEYEN ZİHNİYET.YANMIŞ ,KÜL OLMUŞ BİR ABİDEYİ ORİJİNALİNE SADIK KALARAK ESKİ HALİNE DÖNDÜREBİLECEĞİNİ ZANNEDEN ZİHNİYET.

    İşte bu yüzden Haydarpaşa'nın failleri bulunamayacak...

   Ve Haydarpaşa ve diğer tüm anıtsal mekanlar bu zihniyet varoldukça güvende olamayacak....