Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2012 Çarşamba

KAÇIŞ

 
    Ne anlatacağımı bilmiyorum.Bir şey anlatmaya karar verirsem şayet, bunu nasıl yapacağımı da. Bildiğim tek bir şey var, o da hayatımı kendi ellerimle tam olarak boka batırdığım.. Bu kez öyle bir bok ki hayatımı içine buladığım, temizlenmesi epey bir zor olacak. Ve sanıyorum bir süre daha böyle devam edersem artık bir geriye dönüş olmayacak.

     Yaşadığım tüm ömür süremce hayatı zerre kadar  anlayamamış ve çözememiştim  . Hayat , sahiplerinin önüne sürekli, karmaşık ve  artan oranda zorlaşan seçimler koyan bir mekanizma gibi görünüyordu gözüme. Çevremde ki herkes çeşitli seçimler yapıyordu. Ama hiç kimse benim kadar sorunlu değildi seçimleriyle. Ya da insanlar kabulleniyorlardı seçimlerini ve yaşamlarıyla kavgalı değillerdi. Ben onlar gibi olamıyordum. Gariptir kendim gibileri çekiyordum yanıma. Çok yakınımda ki hemen herkesin bir alıp veremediği vardı yaşamla.  O tip insanlardık herbirimiz. Kocaman çocuklardık. Geçmişten gözümüzü ayıramıyorduk. Böylece ben yalnız değildim belki.

      Şehmus Aras... Bu kişi en yakınımdı benim. En sorunluydu. Her şeyle kavga ederdi. Çevresinde çok az insan barındırırdı. Bunlardan biri de bendim. Bu yüzden kendimi şanslı hissediyordum. Benim için oldukça zevkli ve neşeli biriydi aslında. Severdim O'nu. O'nunla birlikteyken kendimi güvende hissederdim. O çevreyi umursamazdı. "Kimin ne düşündüğünün zerre önemi yok" derdi. Ve ona göre yaşardı. Son derece özgür ve rahat bir adamdı. Ama sorunları vardı.

     Aslında anlatmak istediğim şey en yakın arkadaşım ve sorunları değil elbette. Belki de beni rahatlatan şey kendi sorunluluğumu çevremle bağdaştırmaya çalışıp rahatlamak. Öyle de değil sanırım tam olarak. Çünkü içimi kemiren bu şeyler o kadar basit değil hiç şüphesiz. Evet. Sorunlarım var ve artık ben onlardan kaçamıyorum maalesef. İşin kötüsü bana sorunlarımı çözmem konusunda yardım edebilecek hiç kimsem yok. Allah'tan başka. Tek kurtuluş ümidim de O zaten. Fanilerden bir şey beklememeyi öğreneli çok oldu. Da ...İşte. Bu cümle de biraz havada kaldı gibi oldu.

    Sakince konuma dönecek olursam ,anlamış olduğunuz gibi hezeyanlardayım. Saçmalıyorum. Hiç mi saçmalamamıştım ki geçmişte? Yok, bu kez had hudut bir şey kalmadı. Bir anlatsam dudaklarınızı ısırırsınız hayretten ama anlatmayacağım hepsini. Kafamın karışıklığına inat dolandıracağım lafı ve laf mantıklı bir sona ulaşmayacak.

     Ve tabii bir de O. Çok uzun zamandır beni sevdiğini, benim için geberdiğini söyleyen o kızcağız Kendisini iyiden iyiye inandırmış beni sevdiğine ama ne fayda. Beni inandıramadı maalesef , ki bu da beni sevmediği anlamına geliyor. İşin aslı çok aptal biri. Gözlerinde zekanın ışıltısından bir iz bile yok. Bir erkekten ne beklenir ve ne beklemelidir hiç bir fikri yok. Bana dair beni sevdiğinden başka hiç bir şey söyleyemeyecek kadar geri zekalı. Ha bir de çok sessiz bi şey. Tam bir yılan bu anlamda. Sanki sürekli çok önemli bir şeyler düşünüyormuş gibi sakin ama bu bir şey düşündüğünden değil. Düşünmeyi pek beceremez o. Aklı havada asılıdır. Ama sessizliği ürkütür onu pek tanımayanı. Elinde ki tek sermaye fiziki güzellik. Allah için o yönüne söyleyecek bir şey yok. Güzelliğini silah olarak kullanabileceği gibi yanlış bir kanıya sahip olması ayrı bir gerzeklik. İşin tuhafı benden onu ciddiye almamı bekliyor ve sürekli gönderdiği mesajlarla beynimi kemiriyor. Ve bu gün pes dedirdi bana. Buluşmak istedi önce. İçimden gelmedi hiç. Birazda yorgundum ve daha da yorulmaya değer bulmadım onu. Ayrıca duygularım da oldukça karmaşıktı bu gün. Tipik bir melankoli içerisindeydim. İçimde ,derinlerde bir yerlerde başıboş bir hüzün yumağı geziniyordu. Anlamsızlaşmıştım. Bir tür hastalık halini yaşıyordum. Ve o böyle bir durumda hiç bir şekilde tahammül edebileceğim biri değildi.  Önce kibarca buluşma teklifini geri çevirdim. Her zaman yaptığı gibi nedenini sordu. İyi olmadığımı söyleyince yeni bir furya başladı. Israr. "Niye iyi değilsin?", "hadi anlat bana", " rahatlarsın", "niye anlatmıyorsun?", " sen zaten hiç bir şeyini benimle paylaşmıyorsun ki", "senin amacın beni üzmek" vs.  Ve muhteşem final: "Sen zaten beni sevmiyorsun ki, di mi?" Son cümleye kadar baskıyı kibar bir biçimde idare etmiştim aslında. Ama o son cümle artık sabrımı sonuna getirmişti. Duygusal ve samimi bir konuşma yaptım. Cümlelerim ağzımdan döküldükçe sessizleşti. Hiç bir şekilde sözümü kesmedi ve bunu ilk kez yapıyordu. Sanki anlamıştı, bu onunla aramızda ki son konuşma olacaktı. Sözlerimi bitirince o da son sözlerini söyledi. Telefonu kapadık. Kolay olacağını hatta beni rahatlatacağını düşünmüştüm bu yaptığımın. Sanki bir yük gibiydi hayatımda. Sevmiyordum ve bir getirisi yoktu gibi. Ama aslında sorun başkaymış. Sorun onun beni sevmesi ve benim onu sevmemem ya da bu halde onun hayatımda olması değilmiş. Çünkü hiç bir şeyi değiştirmedi onu hayatımdan çıkarmak. Çoğu zaman, çoğumuzun bize  hiç bir yararı olmadığını düşündüğümüz insanlarla iletişimimizi kesmemiz ne kadar yanlış oysa. Oysa yararı olmayan değil zararı olan insanlarla bile iletişimimizi kesmemiz  daha doğru değil. Korkaklık bu. Ve insanlar gerçekten korkak. İnsan güçlü ,kuvvetli olmalı ve zarar görmemeli. Akıl bunun için yoksa ne için var? Akıl insanlardan kaçmak için var değil ya..

       Ama ben sürekli kaçıyorum. Sorunlardan, sorumluluklardan. Engel aşmak gibi bir kavramım yok. Sürekli kıvrılıyorum engebelerin kenarından ve sonra da aynı noktaya dönüyorum..

     Bilmem anlatabildim mi?

27 Aralık 2011 Salı

ÇEK GİT

    
  Kırmızısın sen.Düşlerimde gördüğüm türden hayra alamet olmayan..Kan kızılı kaderim olmayacaksın.Gülen yüzünün aldatıcılığını sen git aptallara kullan,bu rengin lanetini iyi bilenlerdenim.

    Kızıllığını gecelerime çökerterek gidecekte olsan ,çek git.Acılara alışmış yüreğime vız gelir.Adın anılmayacak,hayalin hatırlanmayacak ;emin ol.

    Seni düşlerime sığdıramayaşımı hep garipsemiştim zaten.Öyle sandığın gibi "ahım şahım" niteliklerin falan yoktu.

5 Ağustos 2011 Cuma

YAZMAK

 

     Kimse için yazmıyorum ben.Kendim de dahil. Yazmamın bir nedeni olmadığı gibi bir sonuç beklentim de yok.

     Yazılanlar insan doğasını değiştirmekte birazcık bari etkili olabilseydi,mesela bu kadar çok eli kalem tutan insanın gücü silahların gücünü dengeleyebilse ve Afrika'lı çocuklar iç organları belli olmayacak kadar bile bedensel kütleye sahip olabilseydi o zaman var gücümle yazma işini seçebilirdim.Ama biliyorum ki öyle değil.O yüzden bilinçli olarak yazarlık mesleğini seçenlere de çok saygı duymakla beraber ,ruhumu eğlendirmekten öteye bir işlev gördüklerini de sanmıyorum artık.

     Bu insanlar neden yazdılar? Dünyayı daha yaşanabilir yapmak için mi? Sanmıyorum.Çünkü her biri bir şeyi farketmişti. Dünya daha iyi olamazdı.Mutsuzluk,fakirlik,savaş,hastalıklar yok edilemezdi. Esasında her biri insan doğasının bir ürünüydü. Ve aslolan insanın doğasının değişmezliğiydi. Bunu çok iyi biliyorlardı. Koskoca sanayi devrimi dünyada ki tüm üretim anlayışını o kadar kısa süre de altüst etmesine rağmen insanın doğasına  dokunamamıştı bile. Hal böyleyken o büyük kafalar kalemlerini dünyayı kurtarmak üzere oynatmayacak kadar akıllıydılar.

    İşte tam da bu yüzden yazmanın bir mantığı yoktur.Bir nedeni ya da sonucu yoktur. Yazmak okuyana bir şey idda etmek değildir. Ya da okuyana bir şey öğretmek değildir. Çünkü insanların öğrenmek gibi bir derdi yoktur.Aslında insanların gerçek bir derdi yoktur. Dert insanın varoluşsal bir gerçekliğidir ve değişmez. Böyle olmasaydı az da olsa dünya da dertsiz insanlara rastlanabilirdi.Kimbilir belki de bu insanın doğasının çok daha ötesinde ,daha derin bir nedene bağlıdır.Belki de aslında dünya insanların yaşamaları için değil dert çekmeleri için varolan bir mekandır. Fiziksel olarak yaşamı olanaklı kılan tüm etkenlerin ruhsal olarak doygunluğa ulaşmaya etki edememesinin altında yatan neden başka ne olabilir ki?

   Ama yazıyorlar ve yazıyoruz.Nedenini çok sorgulamıyoruz belki.Ben sorguladığım kadarıyla nedensiz yazıyorum.Bir beklenti gütmeden ve öylesine.İçimde bir şeylerin sürekli yıprandığını bilmek ve bunun önüne geçememek gibi büyük bir derdim olduğundan belki.

     Dünyaya karşı her geçen gün artan bir öfkeyle yaşamımı sürdürüyorum. Neden? Bu kadar eşitsisiz, neden?

     Bir Van gogh'um belki de "mutsuzluğum sonsuza kadar sürecek" diye düşünen. Ve biliyorum ki bu dünya çok Van Gogh'lar gördü. Ve görmeyi sürdürecek.

    İşte nedensiz yazıdan çıkmayacak sonuç bu...

7 Temmuz 2011 Perşembe

GEÇMİŞE DÖNÜK ARAYIŞSAL İTİRAFLAR

Bunu yapana öğretmen mi denir?Sikeyim ben böyle öğretmeni de ona hocam diye saygı duyan herkesi de...

   Herkesin farklı farklı ilgilere sahip olduğu bir dünyada ben hep birilerine benzetilmeye çalışıldım. Hayatımın en önemli çelişkilerinden biriydi bu çünkü bunu yapan en sevdiklerimdi. Ve bunun anlamı çok açıktı, onlarca beğenilmiyordum.Ki bu yüzden başkalarına benzetilmeye uğraşılıyordum. Kıyas yapıyorlardı sürekli.Falancanın oğlu,filancanın torunu şöyleymişte ,ben onlar gibi değilmişim.

   Fıtrattan mıdır, yoksa onların bu davranışlarına karşı bir başkaldırı mı; inadına onların istediği gibi bir insan olmaktan uzaklaşıyordum.Bazen,geçmişte bile bile yanlış yaptığımı bile düşünüyorum şimdilerde.Yaptığım çoğu hatanın temelinde sanki ailem tarafından kabullenilmeme , onlar tarafından beğenilmeme sorunu var, bilemiyorum.Annemin sürekli söyleyerek zihnime kazıdığı bir sözün ara ara kulaklarımda çınlaması da sanırım buna bir kanıt olsa gerek: "Seni seviyorum ama huyunu sevmiyorum."

     O sürekli kıyas edildiğim ve kendilerine benzetilmeye çalışıldığım , aileme göre müstesna kişilikler olan şahsiyetlerin çoğu yakından tanıdığım arkadaşlarımdı.Bir çoğunu çok iyi tanıyor olmama rağmen onlarla beraberken davranışlarını sürekli içten içe gözlemlerdim. Bu insanlarda ne vardı ki ailem bunlara gıpta ile bakıyordu ve onları benden daha üstün tutuyordu? Öykünülecek hiç bir yanları yoktu bana göre.Herkes gibi sıradan ve kendilerine özgü insanlardı. Çocuktular ve çocuktuk hepimiz. Bu karşılaştırma alışkanlığından bir gün kurtulacağım, gelişeceğim,serpileceğim günler için umutla çocukluktan kurtulmayı beklerdim. Sırf bu yüzden belki de çocukluğumdan nefret etmiştim. Büyürsem ailem beni sevecek ve olduğum şekilde beni kabul edecek gibi gelirdi o zamanlar bana. Bu iğrenç duyguya karşı gösterdiğim direnç belki de biraz bu yüzdendi. Ama yanıldığımı çocukluğumun üzerinden onca yıl geçtikten sonra bu günlerde anlıyorum. Aileme göre yine ben yaşıtlarım arasında en kötüsüyüm. Yanılmışım çünkü ailem aslında galiba beni gerçekten değil sadece içgüdüsel olarak seviyordu. Bu yanılgı bana çocukluğumu kaybettirdiği gibi ergenliğimi de kaybettirdi. Kendimi anlamsızlıkların bataklıklarına vurdum. Çok fazla kahvehane, bilardo hane, anlamsız gezme ve tozma işlerine verdim. Düşünecek bir parça zamana bile sahip olamadım. Beni ilgilendirmeyen insanların beni beğenmesi umrumda bile değildi, beni beğenmeyenin cehennemin dibine kadar yolu vardı ve hep oldu ama beni beğenmeyen karnında bir yıla yakın bir zaman aldığı besinleriyle beni yaşama tutunduran kişi olunca durum değişiyordu. Bunu bir hakaret olarak söylemiyorum ama ailem için gerçeğin ifadesi pedagojik cahiller olduklarıydı ya da pedagojik facia.

      Ailem böyleydi. Öğrenmenlerimin çoğu ailemden de beterdi. Onların arasında, evde maruz kaldığımız psikolojik yıkımın etkilerini azıcıkta olsa onaracak kimse yoktu ya da azıcıktı. Her biri kendi siklerinin ve götlerinin derdinde bir kaç zavallı erkek ve kadındılar. Öğretmen saygıya değer bir kavramdır hiç şüphesiz ama ben kendi öğretmenlerime saygı duyamayacağım, bunun için kusura bakmaya hakları da yok, çünkü bu gün onları böyle anma nedenim her birinin sergilediği aptalca ve zararlı davranışlardır. Onlara da dair zihnimden hiç gitmeyen iğrençlik örnekleri mevcut. Hemen , şu an , bir örnek verebilirim mesela:

      Sınıf iki ve yaş sekiz bile değil henüz. Adı Abdullah. Ama ismiyle müsemma değil bu şahıs. Koyu bir kemalist. Atatürk'ün tenekeyle karga kovalama salaklığını ballandıra ballandıra anlatır , bu salaklığı yalnızca dahi bir çocuğun düşünebileceği fikrini bize empoze etmeye çalışırdı.Atatürk'ün çok büyük adam olacağı ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracağı henüz o yılllarda kargaları kovalayışından belliymiş,öyle derdi. Bizim ,zeka seviyesi henüz doğmamış bir çocuğunkine eşit ,zavallı çocuklar arasında geleceğin Atatürk'ü olma umuduyla bahçelerde ,tenekeyle yerine göre karga , yerine göre diğer kuş türlerini kovalayan , acınası bebeler işte bu zavallı öğretmen kurularının eseriydi, buna gözlerimle şahit olmasam inanmazdım.Babam beni bu öğretmen şahsa teslim ederken "hocam!eti sizin kemiği bizim" cümlesini söyleyebilecek kadar her şeyden mahrumdu. Ve bu şahıs ne bende ne de diğer çocuklarda ;et ya da kemik, hiç bir şey bırakmadı, iliğimize kadar emdi.Bu ve bu türden şahısların egolarına yem edilen zavallılardık biz.Çocuk değildik. Sığınabileceğimiz kimsemiz de yoktu.İlkokul ikinci sınıfta olup sekiz yaşında bile olmamamıza bakılırsa okulun henüz ilk günleriydi yaz tatilinden sonra.Ders saati başlamış ve Abdullah Bey henüz sınıfa teşrif buyurmamışlardı. Zaten bir de öğretmenlerin derslere geç kalabildiği ve sıklıkla geç kaldığı ama öğrencilerin geç kaldığında avuçlarına on kalın sopa darbesi almayla ödüllendirildiği bir dönemdi. Sınıfta bir uğultu vardı. Herkes sırasında oturmuş Abdullah Bey'in teşrifini bekliyordu ama bütün çocuklar birbirleriyle sohbet ediyorlar ve buda ister istemez gürültülü bir uğultu meydana getiriyordu. Abdullah Bey bundan hiç hazzetmezdi.  O gün koşarak ,büyük bir hışımla sınıfa girişini şimdi gibi hatırlıyorum. Sınıfa bir anda bir sessizlik çöktü. Hedefte bir kişi muhakkak vardı. Birimizin çocuk dünyası Abdullah öğretmenin ayakları altında yıkılacaktı ama kimdi bu şanssız şahsiyet. Herkes bu anakronik durumun merakı içindeydi. Kim olacaktı hedef? Bu tür sahnelere direncim zayıftı. Gözlerimi kapamış , başımı eğmiş ,içimden sessizce o kişi olmamak için dua ediyordum. Gözlerimi açtığımda üzeri uzun ,simsiyah kıllarla kaplı, tombul,terli ve esmer bir sol elin önlüğümün yakasını avuçladığını gördüm. Bu olağanüstü güçlü elin ardında ki kalın kol bir çırpıda beni ayağa dikmeyi bildi. Aynı özelliklere sahip diğer elin suratımda parmak izleri bırakacak biçimde arka arkaya patlaması uzun sürmedi. Yerime oturtulduğumda ağlamaya dermanım yoktu. Çok utanmıştım. Konuşmanın ne kadar kötü bir eylem olduğunu düşünmüştüm. Belki de günlerce konuşmamıştım. Diğerlerinin ,seçilmiş kişinin ben olmam dolayısıyla rahatladıklarını algılayabiliyordum ama her birinin gözlerinde ki korku görülmeye değerdi.

       Ben ve benimle birlikte okuyanlar bu tezgahtan geçti.

       Şimdi ben kayıp çocukluğumun peşindeyim.

       Beni ve hayatımı bu noktaya getiren şeyin gerçekte ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bulabilecek miyim bilmiyorum.Ama bu hayatı bu duruma getiren sadece ,tek başıma ben değilim.Yapılanlar ve yapılmayanlar bu kadar ortadayken hayatımın suçlusu ben değilim.

      Ve toplum!!Bir zamanlar sana çok şey borçlu olduğumu ,bana çok şey verdiğini düşünürdüm. Bu da iğrenç bir yanılsamaymış.Şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ve toplum!!!Sana hiç bir borcum yok. Topunun canı cehenneme.Tanrı cezanızı verecek biliyorum. O yüzden nerede bir çocuk görsem her şeyi bir kenara bırakıp onlarla ilgileniyorum .Galiba hayatımı siken bu düzenin bana öğrettiği nadide ,tek şey bu....

20 Haziran 2011 Pazartesi

CAN SIKINTISI:)

 

     Durmadan kitap okuyordum.Ve sürekli okumak istiyordum. Okudukça değişen bir şey olmadı. Sorunlar devam ediyordu.Dünya bir çöplük gibiydi.Belki de ben çöplüklerde yaşamayı seven insanların arasında yaşıyordum. Dünyada bir cennet hayal ediyordum.Bunun için haklı nedenlerim de yok değildi. Okumak sorunları çözmüyordu.Ruhum düzelmiyordu. Dünyada bir cennet yaratamazsam nasıl olacakta öteki dünyada cenneti hak edecektim?

     Durmadan ama durmadan insanlarla konuşmaya çalışıyordum. Beyinlerin etrafı kalın duvarlarla çevrili gibiydi. Kendimi ifade etmeye çabaladıkça anlaşılmadığımı görüyordum.Üzülüyordum. Anlaşılmanın kelime oyunlarının en iyi ve en maharetli şekilde oynanmasına bağlıyordum. Sürekli yeni cümleler yaratıyordum zihnimde.Okuduğum kitaplar bu konuda en büyük yardımcımdı. Her kurduğum cümle hayati bir soruna işaret ediyordu.Ama insanlar anlamıyordu.Ağlamak istiyordum.

    Hayatı kavramakta güçlük çekiyordum.Hayatı kavramış gibi yaşayabilenlere de şaşırıyordum. İnsan mıydı onlar?

    Arada bir dayanamayıp kendimi sokaklara atıyordum. Bir yabancı gibi dolaşıp duruyordum.Gittiğim yerlerde bir amacım yoktu. Hayatta kalmak gibi derdim yoktu. Bu düşünceye nereden saplanmıştım.Bunu düşünüyordum ama bir sonuç bulamıyordum. Boğuluyordum.

     İnsanların sıkıntılarını aşmak için ürettikleri yapay ve aptalca yöntemleri vardı. Sinemaya, tiyatroya gidiyorlardı. Diziler, konserler ,alışveriş merkezleri,stadyumlar dolup taşıyordu. Bununla rahatladıklarını düşünüyorlardı. Şovmenler parayı çuvalla götürüyorlardı. Yaptıkları şey çok garipti. Karşılarına geçen ve söyledikleri her sözü pür dikkat dinleyen çeşitli kalabalıklar vardı.Millet  para verip izliyordu bu gösterileri.Üstelik fiyatlar oldukça fahişti. Şovmenin yaptığı tek şey ise karşısına aldığı kalabalığın yaşam tarzıyla alay etmekti. Şovmenin bir suçu yoktu.Kendince sanat yapıyordu ama bu bir kamuflajdı. Mesele daha çok para ve daha çok şöhretti.  Dinleyicilerin ise yaptığı tek şey kendi aptallıklarını alaycı cümlelerle anlatan bir  gerzeğin işe yaramaz sözlerini dinleyip ,kendi aptallıklarına çılgınlar gibi gülüp  sonra da "oh be ,çok güldüm, çok rahatladım" cümleleriyle bulundukları mekanı terk etmekti.

     Sonra krizler meydana geliyordu. Ülke bir ara kriz masalarından geçilmez olmuştu. Her bokun püsürün bir masası vardı. Bir yerden sonra kriz masası krizlerinin ortaya çıkmasından korkulmaya başlandı. İşe yaramıyordu çünkü.Çünkü sorunlar vardı ve bu sorunlar "sorun masalarının" çözebileceği türden değildi. Yöneticilerse işin kolayını bulmuşlardı: Her soruna bir "çözüm masası"...Kriz masaları kriz çözüm masaları sorun kaynağı olmaya başlamıştı.


     Nasıl yaşayacağımı şaşırdım.Ne yapsam ne etsem hiç bilmiyorum. Kimseyle konuşamıyorum. Çözüm önerileri dinlemek istemiyorum. Her biri basit ve sığ. Kulak bile asılamayacak kadar yapay. Hem anlamadan dinlemeden ben kendimi sana tam olarak ifade edebildiğime inanmadan nasıl yararlanacağım ki senin nadide beyninin ürettiği çözümden?

     Ruhum azaplar altındaydı. Fakirlik karşısında derin endişeler taşıyordum. Yoksulluk ve yoksunluğa karşı içten ve fark edilmesi güç bir öfke duyuyordum. Zenginliği,bolluğu çok seviyordum. Çok param olması fikri içimi serinletiyordu. Zengin olamıyordum bir türlü. Her ne hikmetse para kaynaklarını kendime yöneltemiyordum. Bunun için gerekli araçlardan yoksun muydum? Zengin olamamaya programlanmış bir beynin sahibiydim de o yüzden miydi? Zengin olmak için uşaklaşmak mı gerekiyordu? Efendi gibi zengin olmanın bir yolu yok muydu? Vardı da benim kafam mı basmıyordu? Bilemiyordum. Tek bildiğim her geçen gün ruhen ve bedenen batıyordum. Battıkça çırpınıyor batığımı derinleştiriyordum.

     Etraf başarı hikayelerinden geçilmiyordu. İğne atsan yere düşmez bir haldeydi. Neredeyse herkes o biçimdi. Sadece ben ve benim türümden çok az miktarda kişi bu durumdaydı.Gerizekalılar bile halime acıyordu. İdiyotlardan medet umar hale gelmiştim. Dünya iğrençti. Her yeri pislik götürüyordu. Bu kadar çok pislikle uzlaşamıyordum. Ruhum bunu kabullenmek istemiyordum. Dünyaya bakan gözlerim artık yorulmuştu. İyi bir tatile ihtiyacım vardı.Mutluluk hapı bağımlılarından uzman desteği tavsiyesi alıyordum. Uzmanlar benim gibiler için pek hoş şeyler söylemiyordu. Yine de kibarlığımı ve sessizliğimi muhafaza ediyordum. Bu da bir şeydi belki de ve ben farkında değildim. Yaşadığım evin bahçesine koloni kurmuş karıncaların yaşamları bile değiştirmeye yetmiyordu hayata karşı büyüttüğüm bu pesimist filizleri. Ağır bir melankoli derinden derine ruhumu sarıyordu. Uzaklardan bir motor sesi zihnime ulaşıyordu. Ve ben o motorun sesinin zihnime ulaştığı anda ki mesafesinden daha uzaklarda bir yerlerde olduğunu biliyordum. Hareketlerde ki senkron bozukluğu her nekadar ihmal edilebilir boyutlarda olsa da yine de biliyordum işte? Şu an algıladığım şey aslında bir kaç salise önce olan şeydi. Gidecek başka bir gezegen yoktu. Gururum incindi. Boyun eğmeyi sevmiyordum.

       Zamanla zamanımın tükeneceği fikri vardı birde. Zamanla zamanım ne zaman tükenecek acep?

17 Haziran 2011 Cuma

ANNECİĞİM!!!


    Evden çıkarken oldukça gergindim.Annem gerginliğimin farkına varmış olsa gerek ki bir süre bakışlarını üzerimden alamadı. Arabaya bineceğimiz esnada da dayanamayıp sordu:

   "Noluyor ,kuzum?Ne bu surat sabah sabah."

    Haklıydı aslında.Normalde bu surata ne gerek vardı. Altı üstü  iğne yaptırıp dönecektik ,üstelik iğneyi yaptıracak olan ben değildim, annemdi.

    "Hastane yüzünden " dedim. "Bir iğne yaptırmak için bile tek seçeneğimiz var burada. Bir tek hastane var. Ve ben o hastaneden hoşlanmıyorum."

    Arabayı hareket ettirirken anneme takıldı gözüm. Gülümsüyordu ama gülümsemesinde tuhaf bir küçümseme vardı.

     "Peki ya o da olmasaydı. Bunu hiç düşündün mü? Burası küçük bir ilçe sonuçta ve hastahanenin de bir şeyi yok, ihtiyacımızı karşılıyor."

      "Haklı olabilirsin" dedim. "Ben hastahaneden değil küçük yerlerde yaşamaktan hoşlan mıyorum."

       Ve annem meşhur bilgeliğini konuşturup hastahaneye kadar bana nasihat etti.Onu dinlemek bir zevkti. Moralim düzelmişti. İhtiyacım olan tam olarak o sözlerdi. Ve annem ,her nasılsa bunu oldukça başarılı bir biçimde gerçekleştiriyordu.

        Ah,anneciğim ah!Bilsen seni ne kadar çok seviyorum ve senin olmadığın bir dünya hayal edemiyorum.

       
   
   

13 Haziran 2011 Pazartesi

KÜÇÜK BEDELLER

Tanrıya şükür,dünya varmış...

      Bakınca ne görüyorum dünyaya. Şimdi,şu anda. Tam olarak 21 inch'lik 2011 model bir laptop ekranı. Bunun anlamı nedir? Sanırım biraz yetenekliyim, klavyeye bakmadan aklımdan geçenleri dijital sayfaya aktarabiliyorum.And question two: Fiziksel olarak bedenimde bir acı hissediyor muyum? Yaklaşık on dk öncesine kadar evet idi bu sorunun cevabı;ama on dakikadır tam olarak fiziksel hiç bir acı duymuyorum.Bu iyi haber. Ve soru üç: Şimdi,şu anda bir sıkıntım var mı?Sanırım evet. Küçükte olsa bir sıkıntım var. Üzerinde oturduğum plastik sandalyede sağ bacağımı sol bacağımın üstüne laptopumu da üstte ki bacağımın üstüne koymuş vaziyetteyken ancak yaşayabileceğim küçük bir sıkıntı: Laptopu dengede tutmak. Sağ kolumun dirseğinin yuvarlak ve üzerinde muşambadan yapılma ,gül desenli bir örtü bulunan masaya yaslı bulunması denge meselesini kolaylaştırıyor ve bu da elbette sıkıntımı küçültüyor. Bunun için yemek masasına ,ya da bu masayı buraya koyana, ya da üretene ya da masa kavramını icat edene şükran borçlu olmalı mıyım? Bilemiyorum. i have no idea!!! Sorunsuzluk. This is great. Tadını çıkarmalıyım sanırım. Ne de olsa şu an dünya da hiç bir sıkıntısı olmayan ender insanlardan biriyim. Ohh, shet! Hep böyle olur zaten. Ne zaman mutlu olduğumu düşünsem garip bir sıkıntı beni bulur ve mutluluğumu bölmesini bilir. Evet. Maalesef şu an büyük bir sıkıntım var. Ve sıkıntım her geçen an büyümeye çalışıyor. Büyümesine izin vermek istemiyorum ama bu boktan yazıyı sürdürmek istiyorum. Ne zaman biteceği belli olmayan,sonuna kimsenin değil ,paşa gönlümün karar vereceği bir yazı beni kangren yapabilir. Bu büyük bir tehlike. Bunu göze almayacağımı biliyorum çünkü bu yazı işe yaramaz yazının teki ve saçmalıklarla dolu. Belki de bunun nedeni çevremde ki saçmalıkların bilincim üzerinde ki etkileridir. Sanırım yazıyı bir an önce bitirip laptopu yere koysam ve bu büyük sıkıntıya bir son versem iyi olacak çünkü laptopun altında ki sağ bacağım çoktan karıncalanmaya başladı bile. Uyuşmanın giderek arttığı ve kendisini güçlü bir biçimde hissettirmeye başlayacağı acılı bir evreye doğru ilerliyor. Ama bir yandan da yazma isteğim dayanılmaz boyutlarda. Napsam acep?Laptopu masanın üzerine alıp yazıya orada devam etmek gibi pratik bir düşünce de aklımdan geçmiyor değil. Üç saniye düşünmeliyim "bakalım canım bunu yapmak istiyor mu?" Cık...Maalesef.Canım bu şekilde yazmaya devam etmek istiyor. Neden canımızın istediğiyle dış dünyanın gerekleri birbiriyle bu kadar çelişik acaba? Hem de bu kadar basit isteklerimiz karşısında bile. Hayat niye şu anda bu isteğimin önüne bacağımın uyuşmasını koyuyor. Yazı yazma isteğimin bir bedeli mi bu ve her şeyin bir bedeli olmak zorunda mı?Kan yolumu rahatlatmam lazım belli ki hücrelerimin oksijen konusunda aceleleri var. Yazıyı bitirsem iyi olacak. Zaten saçma,işe yaramaz bi yazı oldu. Ve bacağımın daha fazla sızlamasına değmez...

8 Haziran 2011 Çarşamba

HAYAT



     Hayat benim için anlamsızdı.Dipsiz bir kuyunun içinde kaybolmuş gibiydim.Her şey saçma ve gereksizdi.İnsanlar ölüme rağmen mutluydular ve sanırım hepsi delirmişti.Gerçek buydu.Tanrıya inanıyorlar ve her yerde ondan bahsediyorlardı.Tanrının kurallarından ve o kurallara uymayanların hazin sonundan.Bu gerçekti.Mantık doğruydu.Tüm sorgulamalarım tanrıyı işaret ediyordu.Tanrı çıldıranlardan hoşlanmıyordu ve onlar için acı,çok acı bir azap hazırlamıştı.Düşündüğümde azabın acısının boyutlarını hayal bile edemiyordum.Tüm bu evreni,yaratılması imkansız bütün bu her şeyi yaratan ,buna gücü yeten,bu kadar büyük bir kudret sahibi bir varlığın kudret elinden çıkacak bir azabın şiddeti ??? Cehennem bir azap yurduydu,sıradan bir ateş değildi. İnsanı,hayvanı,bitkiyi ve evreni yaratmış bir varlığın hazırladığı azap yurdu.

     Üstelik hiç kimsenin yeri garanti değildi.Cennetle müjdelenmiş elçileri bile yaşarken çok dikkatliydi.

      Ama bir şey vardı.Yolunda gitmeyen,olmaması gereken ya da bunu bir puzzleye benzetirsek bir parça,kocaman bir parça eksikti. Bu kadar insan ona inanıyor,ondan korkuyor,azabı biliyor,günahları biliyor ve tanrı hep iyilikleri istiyorken ,bu soktuğumun dünyası niye bu kadar pislik içinde ve berbat bir yerdi.Tanrı insan öldürmeyi yasaklamıştı ama dünya bir insan mezbuhanesini andırıyordu.Tanrı zinayı yasaklamıştı ama Aids gibi bir mikrop hızla yayılıyordu.Tanrı hırsızlığı,yalanı,riyayı vs vs yasaklamıştı. Bu kafar çok insan tanrıya inanıyordu ,ondan korkuyordu ama bir sorun vardı.Bir sorun.

       Sorunla uğraşmayı bir kenara bıraktım önce.Eğer dünyaya kendi seçimim dışında gelmişsem ,ki dünyaya gelişim konusunda bir şikayetim yok, ve tanrı bana kulluk misyonunu yüklemişse yapmam gereken en akıllı şey kendimi düşünmek ve kulluk görevini en iyi biçimde yaşamak...Böyle düşündüm.Böyle davranmaya çalıştım.Günahlardan uzak durmaya çalıştım ve çok zorlandım. Tanrının buyrularını bir bir uygulamaya çalıştım kendi hayatımda ama istikrarlı olamadım. Bir gün dua ettim ,ertesi gün bıraktım.

       Çok garipti bu yer.Sorun vardı.Sorunun ne olduğunu bulamıyordum.Gerçeğimi arıyordum ve benim gerçeğim bir sorundu. Kaynağı neredeydi. Bütün düşünce sistemlerini üstünkörü araştırdım.Hepsi bana gerçek içinde dediler.İçime yöneldim güçlükçe.İçimde müthiş bir karmaşa vardı. O kadar ki başım döndü,midem bulandı ve kustum.Ama tanrım!Nasıl bir iç dünya bu.Bütün bunları ben mi yerleştirdim oraya.Hiç bi şey hissetmedim oysa.Sanki içime bir hırsız girmişti.Garip olan bu hırsızın bir şey çalmamış olmasıydı.Ama o kadar garip ve utanç verici şeyler yerleştirmişti ki.O hırsızın ben miydim? Bu ihtimali düşünmek şekerimi düşürüyordu.Durmadan yer ,içer hale gelmiştim.Mutfakla tuvalet arasında bir taşıyıcı gibiydim.İyiliklerin hiç biri bana çekici gelmiyordu. Çalışmayı sevmiyordum.Aylak biriydim.Sürekli geziyordum. Bir işim ,bir evim,arabam yoktu.Bolca çene ve içimde büyüyen bilmediğim şeyler vardı.

       Saldım.Bıraktım.Aktı hayat.Artık toparlanamayacak gibi görünüyordu.

       Ne kötü.Ben öleceğim.Herkes ölecek.Belki de cehenneme gideceğim.Oysa ne kadar duyarsızım.Başkalarını suçluyorum. Ama gerçekten onlar mı suçlu yoksa ben mi?

       Çözemedim...

2 Haziran 2011 Perşembe

HAYATIMI KAZANMALIYIM



    Artık yolun sonuna geldim. Hayatım boyunca hiç yapmadığım bir şeyi çok kısa bir süre sonra yapmaya başlamalıyım.Hem de sürekli olarak, ölene kadar.

    Bahsettiğim şey birazda dünyanın ilginç bir yer olmasıyla ilgili. Ve bu ilginçliği çözebilecek kapasitede bir beynim olmadığı için üzgünüm. Ama çokta önemli değil. Çünkü bu dünyada ki hiç bir canlının yaşamı çözecek düzeyde bir zekası yok. Bu iyi bir şey. Kendimi aptal gibi hissettirmiyor bana en azından.

    Her soruya herkesin verebileceği cevaplar sınırlı.Zaten hayatın ne olduğunu anlamak için kelimelerden çok daha fazlasına ihtiyaç var. Bu da konuşurken yapılamayacak bir şey. Ve en önemlisi bir lisanın içinde ki tüm unsurlar;isimler,sıfatlar ,zarflar,öbekler vs ,bir cümleyi oluşturan her bir şey yapay ve insana ait..Oysa yaradılış ve kader insana ait değil. Sanki insan,zavallı insan kendine ait olanla kendine ait olmayanı açıklayabileceği  yanılgısında. Aslında bana sorarsanız kimsenin bir şeyi açıklamaya falan çalıştığı da yok. Kimsenin bir şeyi düzeltmeye çalıştığı da...Ama herkes bir şeylerin peşinde.Ve evrene hükmeden çelişki yasası insanın ruhunun derinliklerinde. Çelişmeden yaşayamamak gibi halledilmesi imkansız bir sorunumuz var ve hep oldu.Maalesef.

    Yapmak zorunda olduğum şeyse şu ana kadar çoktan gerçekleşmiş olması gereken ama sürekli olarak bir şeylerin araya girip ertelettiği şey: Hayatımı kazanmak.

    Evet!Hayatımı kazanamıyorum maalesef. Başkası benim yerime yapıyor bunu. Babam. İlginç olansa şu: Yıllardır bana maddiyat sağlamaktan bıkmadı,hala da sürdürüyor bunu ve yaşadığı sürecede sürdürecekmiş gibi görünüyor. Bunu niye yapıyor anlayamıyorum.Bu bir iç güdü mü,sevgi mi? Sevilecek pek bir yanım olmadığı için bunun iç güdüsel bir durum olduğunu düşünüyorum,her ne kadar o beni sevdiği için bunu yaptığını söylese de.

    Hayatımı kazanmam konusunda çok önemli bir sorunum var. Bir çok kişiyle konuştum bu konuda. Konuştuğum insanların hiç biri cahil değildi. Her biri belirli bir hayat tecrübesine sahip olmuş insanlardı. Onlarda bir süre babalarının himayesinde yaşadıktan sonra hayata atılıp ekmeklerini çıkaracak işlerle uğraşmaya başlamışlardı. Hatta bazıları o kadar şanssızdılar ki,hiç kimseleri olmadan başlamışlardı hayata. Hiç bilmedikleri ve tanımlayamadıkları bir gücün himayesinde büyüdüler,yetiştiler: Devlet.Belki devlet onlara şefkatli bir anne ve koruyucu bir baba olamadı ama bir çoğunun hayatta kalmasını sağladı. Bir çoğu ,evet hayatta kaldı, ama bir hayatı olduğunu fark etmedi ve yüreğinde, hep birilerine karşı bir öfke taşıdı.Benim tanıdıklarım arasında devletin ebeveynliğine tanıklık etmiş insanlar var. Her biri bana , benzer ya da ortak tavsiyelerde bulundular: "Yaşam güzel evlat.Onun değerini bil.Sen şanslı bir adamsın.Her olumlu şeyi yapmaya imkanın var.Bunun değerini bil." Sorunuma gelince benim için karmaşık olsa da devletin çocukları için çok basit: Hayatımı nasıl kazanacağım?

     Aslında bu soruya cevap vermek fazla zor değil,normalde.Ama insan olarak bazı düşüncelere ve prensiplere sahipseniz ve tabiatınız bazı davranışlarda bulunmaya ve bazı tavırlara maruz kalmaya uygun değilse bu soruya cevap vermek o kadar basit olmuyor.Maalesef.İnsan ilişkileri henüz olması gerekenden bu kadar uzakken bizim gibiler toplumsal yaşama geçişte büyük sıkıntılar yaşar,bu bir gerçek. Bazıları haklı olarak "insan ilişkileri eskiden çok mu iyiydi sanki" diye sorabilir.Belki de dünya hiç bir zaman huzur dolu bir mekan olmadı ve olmayacak.Bunu bilmek,bunu düşünmek ne acı.Savaşarak elde etmek bir şeyleri, ne acı!Savaşın yalnızca cephelerde ,göğüs göğüse olduğuna inanmadım hiç ve bence insanlar yaşamı bir savaşa çevirmişler.Ev de ,sokakta,okulda,sınavlar,ticaret,para kazanma hırsı,mevki tutkusu ve utkusuzluk; her yerde süren kıyasıya bir rekabet.En acısı da her kesin söz birliği etmişçesine savaşa inanması,savaşı kabullenmesi.

    Dünya değişir mi bir gün?Bilinmez.Ama artık bu soru benim zihnimde pek fazla yer kaplamıyor açıkçası.Düşünmem gereken çok daha basit sorularım var.Hayatımı nasıl kazanacağım?gibi.

     Hakikaten nasıl olacak bu,dostum? Haaa?

15 Mayıs 2011 Pazar

AŞK !YAPMA NOLUR

 

    Hayatım boyunca hiç aldatılmadım,kandırılmadım,kazıklanmadım,kullanılmadım ben. Çevremde her zaman ama her zaman ,bana çok değer veren,beni seven ve bunu bana şu ya da bu şekilde hissettiren insanlar oldu.Ben de onları daima çok sevdim ve bunu onlardan hiç saklamadım.

    Duygusal ilişkilerim de oldu zaman zaman. Bir başka sevdiğim kadınlardı onlar ve onlarda beni bir başka seviyorlardı. Sayıları çok çok sınırlıdır,buna özen gösterdim. Yüreğimin dizginlerini elden bırakmadım hiç.Ayran gönüllülük hoş değildi ve iştah dolu titreyişleriyle ,çeşit çeşit çiçeklere konmaya öykünen kalbimi avucumda sımsıkı tutmam gerekiyordu. Çünkü onun mantığı yoktu. Önüne geleni sevmek istiyordu ve sanki varlık gayesi buydu. Sıkboğaz etmedim çok,ama açık konuşmak gerekirse her istediğini yapmasına da izin vermedim. Disiplin gerekiyordu yüreğime. Ben tepeden tırnağa sevgi olmak istiyordum.

     Her şey böyle daha iyi ve daha yolunda idi.Zaaflarım yok olmuştu. Kendimi de,bütün insanları da belli ölçülerde sevmeyi başarabiliyordum.Bundan inanılmaz zevk alıyordum.İnsan olduğum bilincini hiç bir an kaybetmiyordum.Dili ,dini,ırkı,konumu,kariyeri,yetenekleri nasıl olursa olsun bütün insanlara eşit mesafedeydim.Bu inanılmazdı.Mükemmel bir hayattı.Her şey alabildiğine yolundaydı.

    Ve ansızın,şimdi,bu sıralar biri hayatımın ortasına ,aklımın merkezine ve yüreğimin derinliklerine şok tesirli bir bomba gibi düşüverdi.

      Ondan kaçıp uzaklaşamıyorum. Onu diğerleri gibi saf ve yalın sevemiyorum. Ama onu seviyorum.

     Ve ben ne yapacağımı bilmiyorum. Bu büyüyü bozacağından korkuyorum. Ve ilk kez birini sevmekten bu denli korkuyorum.

      Bazı sevgilerin insanı alçalttığını söylüyor kitaplar,düşünürler ,bilge adamlar;onlara inanıyorum.

       Ve şimdi,birazdan kalkıp dışarıya çıkacağım ve onun yanına gideceğim.O ,melek gözleriyle etrafını süzerken bekliyor olacak beni. Yolda ,onun mekanına doğru ilerlerken mesajlar alacağım ondan;şimdi ,az önce,daha önce ve bir süredir sürekli olduğu gibi. Bu da çok muhteşem. Ama ben zaten mutluluğun nirvanasındaydım. O yokken de ben kesintisiz ve sürdürülebilir bir mutluluğun sahibiydim. Bana verebileceği birazcık bile daha mutluluk yok. Öyleyse amacım ne benim?Niye izin veriyorum beni gördüğünde elimi tutmasına ve o güzellik abidesi başını omzuma koymasına? Niye bu kadar süre bakıyorum o derin mavi gözlere.

      Bilmiyorum...

     Sadece korkuyorum...

     Yazarım bu konuyu yine...

21 Nisan 2011 Perşembe

GEREKLİLİK



     "Varlığın gereksiz..."

      Son duyduğu bu iki kelime ile bir an da sessizleşiverdi. Şaşırmıştı. Hatta beyninden vurulmuş,ne söyleyeceğini bilememişti. Muhatabının yüzünde hakikaten ne söylediğini bilen  birinin kendinden emin ifadesi vardı. Onu sessizleştiren aslında bu ifadeydi. Gerçekten de "işe yaramaz herifin teki" miydi? Öyle mi demek istemişti? Nasıl cevap vermeli ve nasıl savuşturmalı idi şimdi bu alçakça nitelemeyi. Milyarlarca insanın paylaştığı şu gezegende yalnız bir kişinin bile "varlığını gereksiz" bulduğunu bilmek ne acı vericiydi? Düzeltmeliydi. Dünyada olmasının anlamlarını açıklamalıydı. Hiç bir şey yapmadan boş boş oturuyor değildi ya. Bir işi vardı. Hem de insanların gerçek manada ihtiyaçlarına cevap veren çok gerekli bir işti bu. Öyle ki ,artık insanların o şey olmasa yaşayamayız diye nitelendirdiği bir işin sektöründe ,önemli bir mevki işgal ediyordu.Konuşmalıydı ve varlığının gereksiz olmadığını muhatabına anlatmalıydı.Ama çekiniyordu.Muhatabının yüzünde ki o güçü ifade beyninde biriken cümleleri muğlaklaştırıyor,hangi kelimeleri seçeceği konusunda tereddüte neden oluyordu.

      Tam işiyle ilgili seçtiği en etkili cümlelerini söyleyiverecekti ki muhtabının dudakları erken davrandı ve cümlelerini ağzına tıkadı:

      "Elektrik olmadan da yaşayabilir insanlar,bir zamanlar olduğu gibi..."

       İnsanın yaptığı iş sayesinde kendisini işe yarıyor gibi hissetmesi ne büyük yanılgı. Oysa iş denilen şey bir amaç değil, olmamalı. Bir işim var diyenlerin ve her yerde her zaman aynı kalıp cümlelerle kendisini anlatmasının talihsizliğini an be an yaşadığım çevrede gözlemleyenlerden biriyim bende. İş, toplumsal düzlemde insanlarla maddi bir paylaşım ögesinden başka nedir ki?  Siz ihtiyacınızdan biraz daha fazlasını üretir ,bu fazlayı çevrenizde ki diğer ihtiyaç sahipleriyle , başka ihtiyaçlarınız karşılığında paylaşırsınız. Milyonlarca insan bunu yapınca da ortaya devasa bir iş bölümü çıkar. Sizin rolünüz diğer herhangi milyonlarca insanın rolünden çokta farklı değildir. Bu sizi diğerlerinden başka bir insan yapmaz.

        Ama bütün insanlar birbirinden farklıdır. Bu fark nereden gelir?

        "Elektrik olmadan da yaşanılabilir mi?" Oldukça cılız bir ses tonuyla sormuştu bu soruyu. Sorunun tevellüt ettiği cümle çok garipti . Elektrik insanların en temel gereksinmelerinden biriydi artık . Ve o olmadan yüz binlerce hasta ameliyat olamaz, geceleri dünya çok daha karanlık bir yer olur, uçaklar kalkmaz , en güzel manzaralar fotoğraf karesi olup paylaşılamaz , kitle iletişimi kesilir ve daha bir sürü saire...

         "Unuttun mu? Çok değil yüz seksen küsür yıl önce elektrik diye bir kavram dünyada yoktu ve insan soyu yaşamını sürdürüyordu."

         "Ama yaşamda bu günkü gibi rahat değildi?" dedi sevinçle. Muhatabının son sözlerini oldukça yetersiz ve saçma bulmuştu, üstelik savının bir dayanağı da yok gibiydi. Bu savı çürütmek zor olmayacak gibi görünüyordu ve elbette varlığının gerekliliğini kanıtlamakta...Zaten asıl mesele yaptığı işin gerekliliği falan değildi ,varlığının gerekliliğiydi. Sonra ki cümlelerini zihninde hazırlamaya başladı ve artık zorlanmıyordu. Bu arada muhatabının kendisini iyiden iyiye açmasına, konuşup hata yapmasına fırsat tanımalı,bu arada da içinden  en etkili cümlelerini hazırlayarak  saldırıp mümkün olabildiğince az hamleyle işini bitirmeliydi.

         _"Elektrikçiliğin seni toplum için gerekli bir insan yaptığına inanıyorsun değil mi?"

         Evet der gibi başını salladı. Böyle bir başlangıç beklemiyordu. Konu istediği düzlemden çıkıyor görünüyordu. Sözü muhatabına bırakmakla hata yaptığını düşündü ve bundan pişmanlık duydu.

        "Merak etme ,böyle düşünen tek sen değilsin. İnsanların çoğu senin gibi düşünüyor. Herkesin yaptığı iş kilit önemi haiz. İşte herkes böyle düşününce ,sen de herkes gibi düşününce,yaptığın iş insanlar için ne kadar gerekli olursa olsun sen olmasan hatta bazen olduğunda bile seni ikame etmek durumunda ki bir sürü insan sokaklarda dolaşıyor. Yegane olmadığına hatta düzinelerce alternatifin ortalıkta dolaştığına göre gereksizliğini kabullenmelisin. Sen ölünce kimse "eyvah ,kim evimizin elektrik arızalarını tamir edecek " diye dövünmeyecek. "

       Haklı mıydı yoksa?Bu tartışma da boşa mı kürek çekecekti. Bunu istemezdi. Öğrenmek istediği şey ise çok açıktı. Varlığının gereksizliğinin asızlsızlığı?

        "Sen ne zaman gerekli bir adam olacaksın biliyor musun? "

        Bunu bilmeyi o kadar çok istiyordu ki anlatamazdı.

        Bir insan işiyle gerekli olmaz .İş tamamen maddesel bir olgudur.

        "Sen ancak ve ancak insanlara amaçlarını gerçekleştirmeleri konusunda yardım edebildiğin ölçüsünce gerekli olacaksın. "

         Cümle hoşuna gitmişti. Boş değildi ,bunu hissediyordu. Ardından gelecek diğer cümleleri işitmek için sabırsızlanıyordu. Bunun için muhatabına yardımcı olmalıydı:

         "İnsanların amacı nedir?"

          "Ve ma halaktül inse vel cinne illa liyabidün."
 
          Anlamamıştı. Muhatabının bunun farkında olduğunu biliyordu. Bekledi.

         "Biz insanları ve cinleri sadece bize kul olsunlar diye yarattık."

         "Sen insanları ve cinnileri bu amaç üzere yarattığını söyleyen , büyüklüğü yanında diğer tüm büyüklüklerin önemsiz kaldığı yaradana insanların kul olmalarına yardım edebildiğin ölçüde gereklisin. Elektrik arızalarını giderebildiğin ve bundanda maddi kazanç elde edebildiğin ölçüde değil..."
      

17 Nisan 2011 Pazar

KİM BENİM GÜVENDİĞİM



    Dünyanın ortasında bir yerlerde,yersiz,yurtsuz,parasız,pulsuz ama sorunsuz, sorumluluksuz,mutlu mesutcana yaşıyorum,rahatım ve sanırım rahatım benim dışımda birilerine batıyor ki nedenini,yaşamımın onlara zararını anlamış değilim.

    Kimileri evlenmem gerektiğinden, bulaşık yalaşık,ütü,temizlik vs  kahrını birilerine yıkmam gerektiğinden,ki ne hikmetse bu birileri de bunun için can atıyorlar;kimileri yaşlılığın zorluklarından,kimileri gençliğin kıymetinden dem vurarak başlıyorlar deruni hayat dersleri vermeye.Dersler daha sonra hocanın kişiliğine ve klişeliğine göre çeşitli şekiller de sürüp giderken ve ben belli bir noktadan sonra karşımda ki bilge kişiyi hiç algılayamaz duruma gelmişken temel soru farklı biçemlerle algılarıma hitap ediyor: "Neye güveniyorsun?"

     Yani sen neyine güveniyorsun da mutlusun böyle, bize göre seni mutlu etmeyecek onlarca mevzu hayatının ağırlık merkezindeyken ,sen neye güveniyorsun da bu durumda mutlusun?

      Erkeğin doğasına ters "evde kalmışlığına" mı yansak, işsizliğine mi, evsizliğine mi?

      Neye güveniyorsun hacı,sen heh,söyle bakayim?

      Sanki bu hayatı yaşayan tek onlar ve geri kalanlar hayat hakkında bir şey bilemeyecek kadar akl-ı aciz gibi kendi çelişkili doğrularıyla beynime hücum ediyorlar. Beynimi kemirdiklerini sanıp,yüzümde ki ukala tebessümle aslında dişlerinin arasındakinin  kendi dilleri olduğunu anlayınca da çıldırıyorlar ve yorulup yanımdan sessizce uzaklaşıyorlar ve hınçlarına arkamdan çevirdikleri ve çoğu kez dördüncüyü hiç zorlanmadan buldukları dedikodu masalarında devam ediyorlar, kim bilir ne düşünüyorlar zavallı ben için ama kimin umurunda, kendilerini paraladıklarıyla kalıyorlar.

       Onlara hiç  bir zaman adamakıllı  bir cevabım olmadı benim. Ama anlayabileceklerine inansaydım ne söylerdim diye düşündüğümde bazen, şu an içimde beliren yanıt en hal-i ruhiyyatıma münasip olanı.Sanki kendileri mükemmel, tek tek her birinin bir araya gelmesiyle oluşturdukları toplum mükemmel, sanki o toplumun yerleşik kuralları saf çelişkisiz de ben keyfimden böyle mutlu ve mesutum.İyiyim,hoşum,güzelim, mutluyum çünkü beni siz ve sizin aptal kurallarınız bu hale getirdi. Çünkü ben sizin içinizde her hangi bir iyi görmedim.Açıklamalarınız,anlatılarınız , en zekinizden en filozofunuza kadar beni tatmin etmedi. En iyinizden en berbatınıza hemen hemen topunuzun içi tuhaf kötülüklerle dolu. Ve ben sizin türlü türlü şerlerinizden korunmak için ne maskaralıklar,maymunluklar yaptım ve sizin o amaçsız sapkınlıklarınızın içine batmamaktan nasıl kıl payı kurtuluşlar yaşadım ,siz bunları bilmiyorsunuz.Bunca kendimi sizden çekişlerime  ,aranıza karışıp,sizinle düşüp kalkmamama rağmen yine de  temiz olamamanın acılarını siz tatmadınız tabi..Mutluyum çünkü sizden,sizinle güzel bir şeylerin gerçekleşmesinden umudu kestim.

      Umudun olmadığı yerde beklenti de yoktur. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da olmaz . İşte "kime güveniyorum da böyle rahatım" sorunuzun da yanıtı bu. Mutluyum çünkü size güvenmiyorum. Bana ya da bir başkasına verebileceğiniz bir şey yok.

       Kime güveniyorum da böyle rahatım derseniz tekrardan: Her şeyi verebilene güveniyorum. Sizin çoğunuz sözde de olsa ona güvendiğinizi söylüyorsunuz ya..İşte ben sizin inandığınızı söylediğiniz ama çokta güvenmediğiniz, O'na güveniyorum. Yalnızca O'nu önemser,yalnızca O'nu sever,O'na itaat eder ve O'ndan beklerim.Bu size güvenip heba olup gitmekten çok daha iyi ve mantıklı...

17 Şubat 2011 Perşembe

GÜVEN



   Güven...

   Her şey bu şeyin üzerinde durur dünyada. Her şey bu şeye bağlıdır. Bu şey her şeyin yakıtıdır.

   İlişkileri güven ayakta tutar.Güven sarsıldığında ilişkiler de sarsılır. Bittiğinde ise ilişkiler ya çöker ya da anlamsızlaşır.

   Bir de öz güven var tabi. Bir insanın kendisine güvenmesi.

   Kimi bunu ekabirlikle karıştırır. Mağrur insanlar bazen kendilerine güvenleri tam diye lanse edilir. Elbette kibirle özgüven arasında ki ince çizgiden doğan bir yanılsamadır bu. Kibirinden yanına yaklaşılmayan insan öz güven kavramıyla kapatır , o küstah benliğini.

   Peki insan kime güvenir?

   Tabi ki tanıdığı insanlara...Tanımadığı insanlara güven duymaz insan. En iyi tanıdığı insanlar en çok güvendikleridir. Güven bir anlamda tanımaktır.

    Bir insanı tanımak bazen çok uzun bazen de çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleşir. Tanımak zamanla olduğuna ve tanımak güven tesis ettiğine göre güven zamanla olur.

     Öz güven de böyledir. Zamanla insanın kendisini tanımasıdır öz güven. Kendini tanıyan insan sınırlarını bilir.Neyi başarıp neyi başaramayacağını,nerede durması gerektiğini, nereye kadar gitmesi gerektiğini insan kendine olan güveni sayesinde bilir.

      Kim kendisini en iyi tanıyorsa o kendisine en etkin bir biçimde güvenendir.

      İnsanın kendisiyle ilişkisi işte bu yüzden çok önemlidir. Kendisiyle iletişim kuramayanlar başkalarıyla iletişim kuramazlar.

      Öyleyse insan kendisine sık sık sormalı: Misal; ben neyim, kimim , anlamım ne, misyonum ne, istediğim ne, fıtratım nelere müsait vs vs? Bu ve benzer daha bir sürü soruya sağlıklı yanıtlar bulmalı. Bu yanıtlar olmadığında insan kiminle dost , kiminle mesafeli, kiminle ortak , kiminle sırdaş,sevgili , ast ,üst ilişkisi kuracağını kestiremez. Yanlış insanlara güvenip, hata yapar. Ve bedellerini de ağır bir şekilde öder.

       Zaman, tanımak, öz güven, güven ...Bu silsile başarıyı getirir.

      Hayatta başarılı olmanın çok farklı tanımları vardır belki ama ; aslolan şey hayattan yok olduğunda bir boşluk oluşturmaktır. Yokluğu boşluk yaratmayan kişinin varlığı da elbette gereksizdir.(Dostoyevski)

      Kahkahalarla karşılandığımız bu dünyadan göz yaşlarıyla uğurlanmamızın yolu da budur. İnsanlar ancak kaybettikleri insanlara göz yaşı dökerler çünkü...

25 Ocak 2011 Salı

MAZİ



   Geçmiş asla geçmişte kalmaz. Özellikle hafıza güçlülüğü yaşayan insanlar için.

   Bir kabus gibi izler insanı. Nerede,nasıl,ne şekilde; mazinin derinliklerine gömülmüş,eskimeye yüz tutmuş anıların canlanıvereceği hiç belli olmaz.

   O anılar aslında her yerdedir. Tüm yaşanmışlıklar,tüm kıpırtılar, duyumsanılmış tüm detaylar...Bir şarkının içinde, bir mekanın çehresinde , yağmurlu bir havanın renginde , bir insanın silüetinde...

    Her an bir anıya gebedir..  Hayat aslında bir anılar yığınından ibarettir...

    Zamanın doğurduğu çirkinlikler bile zamanla bir güzelliğe dönüşüp insanın içini cız ettirebilir. Geçmiş bu bağlamda bir güzellikler abidesi sayılabilir. Onun büyüsü aslında bir daha asla yaşanamayacak olmasından ileri gelir. İnsan bunu bile bile dalar mazinin aydınlık sokaklarına. Ve insan o sokaktan çıkmak istemez, o sokağa bir daha hiç giremeyeceğini bile bile...


     İnsan işte.Karmakarışık. Aciz.


       İnsan...Aslında sadece insan...Başka hiç bir şey...

22 Ocak 2011 Cumartesi

KARMAŞA




     Zamanla daha iyi anlıyorum,hiç bir şeyin zamanla daha iyi anlaşılmadığını. İnsanın belli bir dönemden sonra içine kapanıp,çevresinden izole olma isteğinin ardında yatan nedeni daha iyi hissedebiliyorum,zamanla. İnsanız işte,insanız...Az anlaşılır ;hatta anlaşılmaz.

    Zaman bir halt olmadığımızı acımasız bir keskinlikle bize dem dem hatırlatırken bize düşen ;yaşlanmaya çalışmak ve bu arada hiç bilinçsiz, acılar biriktirmek. Zihnimize çarpıp geçen sözcükler bilincimizin derinliklerinde başı boş bir şekilde dolaşıp dururken yine de o karmaşanın içinde gündelik hayata devam edip ,hiç bir sorun yokmuş gibi davranmak insanlığımızın bence en anlaşılmaz yanlarından biri. Çevre psikopatlarla ve psikopatlıklarla dolup taşmışken yine de yarın uyanıp , halledilecek işlerimizi düşünebilmek ne acı, ne vahşi ve ne saçma bir durum. Bunca saçmalığın içinde bu tiyatrodan vazgeçememek...Ah, tanrım; ben bu şarkıyı bir yerlerden hatırlıyorum;ama çıkaramıyorum.

    Çocukluk bitti. Ergenlik bitti. Bu gün bitti. Ben bir türlü bitemedim. Tükenmek istiyorum ama artık.Eriyip gitmek istiyorum.Kaybolmak ve tekrar kaybolmak. Bu boşluğun bir şekilde dolması lazım değil mi? Belki de ihtiyacım olan birazcık huzur. Ne mümkün...Aklıma Afganistan geliveriyor. Filistin,Afrika, Yasemin Devrimi...Ve insanlığın kanayan tüm yaraları... İnsan olmam mı gerekiyor bunları içimde hissedebilmem için. Yoksa çıkmalı mıyım bir uçurumun tepesine, kendimi boşluğa bırakmalı mıyım? O zaman gideceğim yer cehennem olur ,değil mi? Korkuyorum o halde...Ama yaşamaya da korkuyorum...Ürkek bir çocuk gibi hissediyorum.Bu dünya insanı öyle hissettiriyor. Belki de , ben hastayımdır ya da aslında hastalık kaplamıştır...

    Karmakarışığım anlaşılan. Çözülmesi na mümkin bir karmaşa bu... Biliyorum ...Bir sihirli deynek yok...Her şeyin bir nedeni olmalı..Ve bazen nedenler bin yıl alabilir bir sonuç vermek için..İşte bundan hoşlanmıyorum. Bir günü bir yarım yıl potansiyelinde geçiremem ki ben...Buna gücüm yetmez ki...Dünya kimse tarafından kurtarılamaz. BEN 10 bir hayal ürünü...Bazı hikayelerde anlatılan kişi ve kurumlar keşke hayal ürünü olmasaydı...

   Sanırım gitsem iyi olacak...

8 Ocak 2011 Cumartesi

MÜNKER VE NEKİR'e HİTABEN



    Nasıl yaşamalı?

   Bu soruyu sorduran "ölüm" dür. Eğer ölüm olmasaydı "nasıl yaşamalıyım " sorusunu sormaya gerek olmazdı. Nasıl yaşarsan yaşa , ölmeyeceksin ya, derdi insan kendi kendine. "Ucunda ölüm yok ya!" deyimi bunun en güzel ifadesidir. Yapacağın şeyin sonunda ölüm yoksa , fazlaca sorgulamana da gerek yok . Ama ölüm varsa? İşte yaşamanın sonunda ölüm var. O yüzden de " nasıl yaşamalıyım " sorgulaması var .

   Kur'anii bir gerçek ölüm. "Küllü nefsin zaigatül mevt" ..."Her nefis ölümü tadacaktır." Hiç bir bilimin karşı çıkamadığı, hiç bir teorinin çürütemediği yegane gerçek "ölüm"...

    Belki de yağmurlu bir günde , bütün vücut fonksiyonları durduktan sonra " kısa bir bilinçsizlik" hali... Etrafında toplanacaklar , belki de yaşamın boyunca görmediğin şefkati tüm o insanlardan göreceğin andır. Herkes üzüntülü olacaktır. Her insan senin cesedin üzerinden kendi hazin sonunu bulacaktır. Sen elin boş, gönlün hüzünlü, düşünceli bir şekilde ,tepkisizce sonuna doğru yürürken ... Kabrine indirilip üzerine topraklar serpilirken içine girdiğin soğuk ve karanlık dünya seni çevrelediğinde ; işte o gerçek : Rabbin kim, peygamberin kim , kitabın ne , dinin ne ..Münker ve nekir seni işte böyle sorgulayacaklar. Ve eğer ki verecek bir cevabın yoksa ,ölme arkadaş ;ölmeyebiliyorsan eğer...

    Rabbim :ALLAH. Kitabım: KUR'AN. Peygamberim:MUHAMMET. Dinim : İSLAM.

    Ey münker ve nekir!

    Sizi gördüğümde eğer, heyecanlanırsam, korkarsam veyahut her hangi bir nedenle sorularınıza yanıt veremezsem , bilin ki ben bu soruları soracağınıza dünyada iken bütün kalbimle iman etmiştim ve oraya gelmeden binlerce kez kendi kendime ve insanlar arasında sorularınıza böylece cevap vermiştim. İşte bu satırlar bunun ıspatlarından sadece bir tanesidir. Biliyorum , sizin bu konuda hüküm verme yetkiniz yok.O yüzden yazıyorum bunları, Rabb'in huzuruna bir gün bu satırları götürebilmek umuduyla...

    Ve ölüm. Mevlana'ya göre bir "şeb-i aruz" , Tolstoy'a göre bir "mutsuzluk kaynağı"...

     Bana göre korku ve ümit arası bir bekleyiş...

27 Aralık 2010 Pazartesi

DÜNYA

    

    İçim kabarıyor,kabarıyor,kabarıyor ve bardaktan boşalırcasına ağlamak,rahatlamak istiyorum.Kelimenin tam anlamıyla depresyondayım.Nasıl aşacağım,nasıl atlatacağım ;hiç bilmiyorum.Çevreyle olan iletişimim o kadar zayıfladı ki.Fakat bu benim kendi içimde.İçimdekileri dışarıya yansıtmama konusunda gösterdiğim çaba ve sergilediğim performans hala işe yarıyor ki, hiç kimse akıl hastanesinin yolunu göstermedi henüz.

      İnsanlar arasındayken tüm yüz ifadelerim sahte. Güler yüzlülüğüm,sakinliğim,sessizliğim,ağır başlılığım,uysal konuşmalarım vs...Hepsi ama hepsi sahte...O kadar çok maske var ki , günün her saatinde değiştiriyorum.Ama içimdekileri belli etmiyorum kimseye.Sanki tek amacım buymuş gibi.

     Tuhaflığın bu kadarı yani.

     Aslında insanları seviyorum. Onlardan yana bir şikayetim yok. Benim nefret ettiğim , iğrendiğim şey ilişkiler. Bütün ilişkiler... Ah , içimi kemiriyorlar , diyaloglar , gülüşmeler , hayvani hırs ve tutkulardan yüzlere boşalan mide bulandırıcı ifadeler.. Bunun için insanları suçlamıyorum... Ama kimler geliştirdi , yerleşikleştirdi , kemikleştirdiyse ve bu yaşam biçimi , bu dünyayı algılayış , bu hayvanca yaşama tutkusu ne zaman ortaya çıktıysa ; işte  keşke şu kaset geriye sarabilse ve yaşam yeniden başlayıp , bu tiksindirici ilişki düzeyinden kurtulabilsek... Ama kurtulamayız , değil mi? Bu insanın doğası ... Tüm insanlar olarak bizi buna nasıl ikna etti birileri ??? Bütün kötülüklerin kaynağının insan olmamızla ilgili olduğuna kim inandırdı?

     Kendimde dahil , insanların ilişki kurma biçimlerinden hazzetmiyorum malesef. Bütün ilişkilerin içine sinmiş o alçakça ihtiras , bencillik , narsizm , alaycılık , içten içe kıskanma beni delirtiyor...Üstelik bunu kabullenmek zorunda hissetmek en kötüsü ...Feci bir şekilde yalnızlaştığımı hissediyorum açıkçası . Bu kadar çok kötülük dünyada kol gezmeye başlamışken bunu bütün bir insanlığın kanıksamış olmasına da kesinlikle şaşmaktan öte bir şeyler yapmam gerekir ve sanırım çektiğim uykusuzluğun temelinde hiç iyi bir dünyada yaşayamıyor olmam yatıyor.Binlerce yılda, insanlıkta gelinemeyen ideal noktaya ne demeli ?  Bunun için ne kadar dertlenilse az , ne kadar uykusuz kalınsa yetersiz... En tuhafı , binlerce insanı peşlerinden sürükleyen liderler... Hadi onlar egolarına yenilip daha iyi bir dünya vaadinde cahilce bulunabiliyorda , onlara inanan milyonlara ne demeli?  Tıpkı çıkmazın çıkmazı ,demokrasi teorisinin insanlığı kurtaracak bir reçete gibi gündelik hayatın hücrelerine kadar işlenmiş olması gibi. Hiç bir şeyin düzelmeyeceğini , dünyanın hiç bir zaman iyi bir yer olamayacağını anlamak çok mu güç?

    Pesimist değilim gerçekten...

    Sadece en çok çocuklar için üzülüyorum. Yaşamı büyüklerinin yaşadığı şekliyle algılayıp öyle yaşayacaklar sonra da o yaşamı aldıkları büyüklerince en çok suçlanacaklar. Söz hakları da olmayacak gariplerin , yazık. Düzenini hiç bilmedikleri , başkalarından öğrendikleri bir dünya dünyalarını ağır ağır metamorfoza uğratırken ,onlar ya bu iğrenç ilişkiler sistemine adapte olup kah kızıp köpürerek , kah anlamsızca sevinip mutlu olarak huzursuz,gergin  bir yaşamı seçecekler ya da tüm bu olağan düzen temalarını reddedip yalnızlaşacaklar. Durum her ikisinde de aynıdır , değişmeyecek.Sancılarla dolu bir yaşam. Yaşadıklarını bilemeyecekler bile...

     Bu cenderenin içinde bana nefes aldıran tek şey inancım. İslam...O'nun içinde günden güne kaybolup giderken , yalnızlık sancılarına en iyi devanın O olması hayli sevindirici benim için... Çünkü ideali , bin dört yüz yıl öncesinin dünyasında dile getirdiği ideali bu gün hala menşeinden zerre kaybetmeden insanlara hissettiriyor olması bana iyi ki İslam var , iyi ki inanıyorum dedirtiyor. Adaletin en güzel yüzü kendisini, asıl toprağın altına gömüldükten sonra gösterecek olmasındandır. Bunu bilmek , buna inanmak , diğer tüm inanç sistemlerinin hiç birinin tatmin edici bir biçimde cevap veremediği bu soruna O'nun yani İslam'ın cevap verebiliyor olması gerçekten harikulade bir maneviyat. Bu maneviyata her insanın sahip olmasını beklemek elbette ki hayalciliktir ama her insanın bu maneviyata sahip olabilmesi için çalışmaktan , örselenmekten,itilmekten hatta aşağılanmaktan duyulabilecek hazzın bir sınırı yok. Biliyorsun , çünkü yol mezarda bitmiyor , asıl yol mezarda başlıyor , burada yaşayamadıklarını sonsuz bir hayatta elde edecek olmak , gözle görülmeyen bir hücrenin içerisine hayatlar sığdırabilme kudretine sahip varlığın huzuruna kabul edilebilme düşüncesi çok manidar bir nokta  ..

    İşte,dünyadan umudunu kesenler için hayatın tek anlamı diğer dünya... Ve diğer dünya sorusunun en güzel yanıtını özünde taşıyan gerçek : İSLAM...

25 Aralık 2010 Cumartesi

RUH


   İçeride sigara içiyorum , umursamaz bir tavırla..Odanın içi zifiri karanlık dizüztünün yaydığı beyazlığı saymazsak.. Niye bunu yapıyorum bilmiyorum, kapalı alanda içtiğim bir sigaranın zararlarının sadece bana ait olmadığını bildiğim halde... Sanırım yine ruhen hızlı bir değişim , dönüşüm süreci içerisindeyim...Sigaranın bedenim de meydana getirdiği ağır tahribatlar bir yana ben başka bir konuyu merak ediyorum: Bedenime bu kadar fazla zarar veren şey ruhuma nasıl bu kadar iyi gelebiliyor? Sigara bedenimin bir ihtiyacı değilken ruhumun temel bir ihtiyacı gibi geliyor bana... Sigara içmeye başladığımda bedenimde meydana gelen yorgunluk,ağzımın tadında ki sürekli bozukluk,genizlerimde ki çok rahatsız edici acı yerini ruhumda bir rahatlamaya bırakıyor , bunu hissedebiliyorum. Tüm bunlara rağmen sigara içmeyi sürdürmemin bana göre bir tek açıklaması var: Benim için ruhumun ihtiyaçlarını karşılamak bedenimde meydana gelecek olası hastalıklara rağmen çok çok önemli. Ruhum iyi olsun da bedenim daha az önemli gibi. Oysa biliyorum ki , yakın gelecekte , sigara yüzünden vücudumun çekeceği acılar ruhumu rahatlatmayacak. Bedenim acırken , sancırken , ki üstelik bir kanser türüne yakalanmam durumunda ölüm kaygıları da başlayacak ; ruhum derin acıların içerisine düşecek bedenimle beraber. Ruhumun istekleri yüzünden bedenim hiç istemediği durumlarla yüzleşecek. İşte bu , çok adaletsiz bir durum. Bedenimin ruhumun ihtirasları yüzünden yaşadığı bu haksızlık elbette ki benim de içimi acıtıyor. Her haksızlıkta olduğu gibi içimde kendi kendime hınçlar biriktiriyorum. Ruhumu adam etmem bir zorunluluk. Bedenimin selameti için ruhuma bir çeki düzen vermem acilen gerekli.  Bedenim ruhum için çok yararlı ihtiyaçlara sahipken ,ruhum geçici hazlarla bedenimi sömürüyor , ki buna izin vermem mümkün olmamalı ve içimde ki o görünmez şeyin musibet dürtülerinden kendimi kurtarmak zorundayım...

24 Aralık 2010 Cuma

2011



     Bir yılın daha sonuna geliyoruz hızlı bir şekilde.Her sonda olduğu gibi içim biraz buruk...Yoo,aslında iyi bir yıl olmadı,sevmedim 2010'u..Alışkanlık iste,sevmediklerine bile alışabiliyor insan..

     2011'den umudum var.Güzel şeyler olacak...

    Seçimler olacak mesela ve AKP bilmem kaç oyla iktidar olacak üçüncü kez...

   PKK ateşkesi bitecek , bir kaç bombalı eylem yapıp sonra tekrar ateşkes ilan edecek. 2011'de belki Öcalan ölebilir ve böylece PKK sorunu farklı bir boyut kazanabilir.

   Trafik kazaları artarak sürmeye devam edecek, nerden biliyorum; her yıl olduğu gibi bu yıl da artan araba satışlarından...

    Ama 2011 Kemal Kılıçdaroğlu'na yaramayacak gibi geliyor bana ve O'nun için endişeleniyorum doğrusu.Pek kaldıramayacak  görünüyor,seçim kavgasını,  cılız bünyesi ağır yaralanacak sanki ...

    İşçi işçi kalmaya , çiftçi çiftçi kalmaya,makarna öğrenci evlerinin müdavimi olmaya devam edecek 2011'de.

    Dünya'nın bilmem nerelerinde silahlar patlamaya ,insanlar ölmeye devam edecek, doğal felaketler de artaracak...

     Filistin özgürleşemeyecek, Taliban bombacıları kafa kesmeyi sürdürecek, Usame yaklanamayacak ve Wikileaks Mossad işbirliği kanıtlanacak.

    Ben" nolcam" peki 2011'de...Bu beni hiç mi  hiç ilgilendirmiyor...Müslüman olarak kalacağıma,Allah (C.C) daha çok seveceğime, kulluk görevlerimi Yüce Allah'a (C.C) daha iyi sürdüreceğime inanıyorum. Elbette hatalarım,günahlarım da olacaktır ama Allah'ın (C.C) engin rahmetine sığınmaktan başka bir çıkar yol yok...Ki dünya üzerinde hangi yolda yürüdüğünün bir önemi olmaksızın , her hangi bir noktada ölüm gelip bizi bulacağına göre ; endişeye mahal yok...2011 ' de dünyalık bir sorunum olmayacak.. Yunus Emre'nin ifadesiyle " derdim dünya olmayacak ki dünya kadar derdim olsun.."

    Ama yine de umutluyum , gelecek yıl güzel şeyler olacak

21 Aralık 2010 Salı

OKUMAK


    Niçin yazıyorum?

    Belli ki içimde tutamadığım ve hiç kimseye açamadığım acılar var. Eğer birileriyle paylaşıyor olabilseydim ,kağıtla kalemle konuşma ihtiyacı içerisinde olmazdım. Tabi bu düz mantık bir kavrayış. Belki meselenin arka planı ve detayları daha karmaşık olabilir.

    Niçin okuyorum?

    Aynı düzlükte bu soruya yanıt vermem gerekirse ; niçin okuduğumu hiç bilmiyorum, öyle ,amaçsız,nedensiz, yöntemsiz, deli gibi, elime ne geçerse okuyorum,okumaya çalışıyorum. İyi yazılmış romanlardan tutun da, yemek tarifi kitaplarına, edebiyat dergilerinden tutunda , çizgi romanlara kadar , reklam borşürlerine kadar yazılı her türlü materyali okuyorum ve bunu neden yaptığımı bilmiyorum,belki de bir psikolojik rahatsızlıktan ileri gelebilir mi bu , onu da bilmiyorum...

    Benim için iyi geçirilmiş bir gün hemen hemen çokça okumalar yapılmış ve iyi ,sağlam yazılar yazılmış günlerle eş değer.

   Okumanın yararları beni hiç ilgilendirmiyor sanki,sanki bunu sadece sevdiğimden yapıyorum gibi ama şu bir gerçek: İçimde ki tuhaflıkları dile getiren başka insanlarla karşılaşmak ve onların içinde ki tuhaflıklara şahit olmak bana iyi geliyor.İçlerinde ruhsal lezzetlerle bezeli , akıllı , mantıklı ve fakat bu akıl ve mantıkları çoğunlukla gerçeğin, yaşamın içinde pek bulunmayan cümleleri algılamak zihnimin derinliklerine nüfuz ediyor ve bundan garip bir haz duyuyorum. Kitap fetişisti miyim, neyim diye sormaktan da kendimi sıklıkla alamıyorum.O bakımdan kitaplarla aramda yadırganası bir ilişki olduğunu kabul etmeliyim.

     Ancak bu ilişkinin içinde çok anormal bir şey var. Okudukça , okuduklarımı zihnime özenle yerleştirmeye çalıştıkça tuhaf bir biçimde kafamın karıştığını,zihnimin bulandığını hissediyorum. Hayatın bir yerlerinde kendime edinecek bir yer bulamıyorum. Hiç bir düşünceyi,doğruyu savunur hale gelemiyorum. Bu işin doğrusu budur diyemiyorum hiç bir konuda, bunun yerine her yanlışın arkasında mantıklı bir neden var ve bu mantıklı nedenler o yanlışı meşru hale getiriyor gibi hissediyorum. Bu yüzden de ekseriyetle susuyorum toplum içerisinde,arkadaş toplantılarında.

    Bir takım insanlara da hayat karşısında tutundukları tavırlar yüzünden bir şaşırma eylemi içerisindeyim. Nasıl bu kadar bağıra bağıra fikirlerini dillendirebiliyorlar,nasıl bu kadar delicesine bir ideolojiyi savunur hale gelebiliyorlar ,anlayamıyorum. Sanki hayat derin bir deniz değilde bakıldığında dibi çıplak gözle görülebilen sığ bir ırmak gibi onlara göre...Hayatı nasıl bu kadar kolayca çözüverdiniz diye sormak geliyor içimden onlara. Doğrusu ben hiç bir şeyi çözebilmiş değilim hayatla ilgili. Sanki okudukça bilgileniyorum ve bilgilendikçe bilgisizliğimi öğreniyorum ve konuşamıyorum, en azından kendimden emin bir biçimde konuşamıyorum.

     Belki de yaşam o kadar anlaşılması güç bir karmaşa değildir. Kim bilir? Filozoflar boşu boşuna kafalarını yormuş , işsiz güçsüz insanlardır belki de... Belki de ben çok abartıyorum , bilemiyorum...

    Bir çocuk gibi hayatın ortasında bir yerlerde mutlu mesutcuk yaşayan bir küçücüğüm gibi...

    Okumayı da , yazmayı da bu denli sevişim bundandır.... BELKİ...