Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2011 Salı

LÜTFEN AMA YAA!DİCAPRİOLAR ÖLMESİN ARTIK



    Birazdan okuyacağınız yazıda anlatılacak olan sorunu basit bulacağınızdan eminim.Ben de olsam aynını düşünürdüm,hatta düşünüyorum da.İnsanın anlatacaklarını basit,boş ve saçma bulması çok tuhaf.Ama daha tuhafı bunu bildiği halde yine de yazmaya devam ediyor olması.Ah !Çok kederliyim gerçekten.Bu mu keder demeyin nolur!Bu hayatta hiç bir şey göründüğü kadar basit değildir.Ve bu aklı başında cümlelere de sakın aldanmayın çünkü yazının bu ilk paragrafına serpiştirdiğim sükunetli cümleler yazının böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.

    Ve başlıyoruz ,efem...

    Yeter!Artık dayanamayacağım daha fazla...

    Amerikan senaristleriiiii!!! Size sesleniyorum. Bana işkence etmeyi lütfen artık bırakın, sizi fukking Amerikan's senaristsss...

    Bu kaçıncı film tanrı aşkına..En sevdiğim oyuncunun filmlerini izlemeyi bırakacağım geliyor sizin yüzünüzden..

    Şimdi,sevgili bloggerlar ,eminim şu an çektiğim sıkıntının ,acının nedenini merak ediyorsunuzdur.Efenim,şimdi bu yazıyı hakikaten sabır sınırımın hayli ihlal edildiği bir psikolojik noktadan yazıyorum. Beni bu yazıyı klavyeye almaya iten neden başta da belirttiğim üz(e)re çok basittir ,öncelikle bunu belirteyim.

     Dünyada bir çok insan sinema sektöründe üretilen ürünleri ilgiyle izler.Yapacak ve yaşayacak anlamlı bir şeyler bulamadığımızdan olsa gerek ve modernitenin bizi içine ittiği derin boşluğunda etkili olduğu bir garip yüzyılın,bir garip bin yılın ,milenyumun ilk ve kobay insanları olarak bizler yaşamımızın bir kısmını filmlerde arar ve bulduğumuzu sanırız.Bunun çok büyük bir yanılsama olduğunu bilincimiz sağlam bir biçimde idrak etse de aldırmayız buna çünkü biz biliriz ki yapacak işe yarar bir şey yok. O filmleri izlemek ve filmlerin içinde yaratılan sanal kahramanlarla egomuzu tavanlara vurdurmak hem bizi hem de film yapımcılarını mutlu eder.Bu işten mutlu olan küçük bir kesim daha vardır ki onlara filozofvari konuşmalar yapmak düşer. O küçücük kesimin insanları da ortalıkta film izlemenin ne kadar boş bir uğraş olduğunu zerk edip dolaşırlar.İnsanları ve bu boşboğaz düzeni değiştirebileceklerine olan inançlarından mıdır bu bilinmez ama realite gün gibi ortadır:İnsanlar konuşarak değiştirilemez.Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Leonardo Dicaprio yaptığı işle benim ruhumda bu büyük heyecan akışlarını sürdürdükçe ve yaptığı işin gerçekliğine bu denli inandırmayı sürdürdükçe ben O'nu izlemeye devam edeceğim. Eğer benden film izlemememi bekliyor,daha anlamlı işlerle vakit harcamamı bekliyorsanız bunun için yapay ve kendinizin bile zor inandığı cümlelerden daha fazlasına ihtiyacınız var. Düşünceniz beni Dicaprio'dan daha fazla heyecanlandırdığında, Dicaprio'nun yaptığı işten daha inandırıcı olduğunuzda emin olun beni en hassas noktamdan yakalayacaksınız.Fark edin artık bunu,ya çenenizi kapayıp enerjinizi boşuna harcamaktan vazgeçin ya da daha işe yarar şeyler yapmayı deneyin.O zaman belki bana film izlemekten daha anlamlı uğraşların yolunu anlamış olursunuz.

      Efenim,aslında benim içimden boşaltmak istediğim ehemmiyetli mevzu şuydu. Tepkim çok masum ve bana göre gereğince haklıydı. Amerikalı senaristlerden iki filmdir gördüğüm muamele beni ürkütmüş,çok beğendiğim bir sanatçıya ve O'nun filmlerine karşı izleme olabilitelerimi tartışmaya açmıştı.Ve bu benim gibi bir obsesif için yeterinden fazla iç bunaltıcıydı.,bunu anlatmaya ve böylece rahatlamaya çabalıyorum.

     Söz konusu filmler bir çoğunuzun beğenerek izlediğinden şüphe duymadığım , birer Dicaprio klasiği olan "Blood Diamond" ve "The Departed"dir. Her iki film de benim için oldukça heyecan vericiydi.İlgiylem izlemiş ve oldukça sürüklenmiştim. Başka başka hayatları görmüş ,"neden olmasın ,bu bir film olsa da ,burada anlatılanların çoğu olduğu gibi gerçekte olamayacak olaylar olsalar da ,benzerleri yaşanılabilir" demiştim içimden ve yaptığı eylemin kendi kişisel gelişimlerine katkı sağladığını düşünen her birey gibi memnuniyetle izlemiştim her iki filmi. Filmler çok güzeldi,bunu itiraf etmeliyim.Benim gözümde her iki filmi de daha izlenebilir kılan Dicaprio'yu izlemekti. Hafızama kazınan bir sürü sahne,efekt ve repliklerden sonra her iki filmde de bana göre gereksiz,yersiz ve boş yere Dicaprio'ya filmlerin sonu gösterilmedi. Her iki filmin sonunda da Dicaprio'nun ölmesini hiç beklemiyordum. Hem bu filmlere bir güzellik katmamıştı aksine sonuna kadar getirilen güzelim hikaye hiç olmayacak trajik ve yakışıksız sonlarla bitti,Dicaprio öldü.

      Şimdi sorarım size,ey blog dünyasının saygı değer sakinleri! Siz olsanız ne hissedersiniz? Düşünün ve kendinizi benim yerime koymaya çalışın. Çok sevdiğiniz bir sanatçının filmlerini izlemek için giriyorsunuz gugıla.Sırf bu filmler için u-torrenti indirip PCnize kuruyorsunuz.Üstelik sevdiğiniz sanatçıya olan hayranlığınızdan dolayı ,bari kalite yüksek olsun deyip blu-ray versiyonunu bulup ,böylece filmlerin iniş süresini bir kaç saat uzatıyorsunuz. 1001 güçlükle elde ettiğiniz ,doğru dürüst altyazıların , senkron bozukluğunu fark edip düzeltmek içinde belli bir çaba ve zaman harcıyorsunuz. Ve filmin sonuna kadar heyecanla izleyip , film boyunca sevdiğiniz oyuncunun başına gelen onca tatsız ve acı felakete katlanıyorsunuz...Niçin? Neden yani? Neden olabilir, bunca sıkıntıyı göğüsleyen esas adamınızın filmin sonunda elde edeceği bahtiyarlığı,mutluluğu görebilmek için.Diyorsunuz ki,ya da ben dedim ki içimden,"sabırlı ol,Dicaprio akıllı adam,bütün bu acılara katlandı,zahmetleri çekti,defaatle hayatını riske atıp ,zekice davranışlarla sıyrılmasını bildi, sonunda öyle bir şey elde edecek ki,tüm bu yorucu emeklerinin karşılığını alacak,sen de rahatlayacaksın ve senin de yaşadığın şu kalp çarpıntılarına değecek bu." Peki ben zavallı saf,bunları beklerken filmin sonunda ne oluyor?Dicaprio ölüyor...Bunun için miydi yani bu kadar şey? Adama onca planı,onca çatışmayı,onca zekayı bunun için mi yüklediniz? Sonun da ölsün ve hiç bi şey elde edememiş olsun...Bütün emekleri boşa gitsin...Bu hak mı yani?Ya hadi adamı öldürdünüz bari bir kaç dakikalık görkemli bir cenaze töreni ekleyin sonuna bari?Ya o kadarcığını bari yapın,öldünüz mü? Yooo!Onu bile yapmıyorlar.

      Ah bu Amerikan film senaristleri yok mu?İnsanın ömründen ömür çalıyorlar.

     Ama ben biliyorum onlara yapacağımı.Bu anlattıklarımı aynen Dicaprio'ya da anlatacağım.Dikkate alacağından hiç şüphem yok ,çünkü kendisi bir çok kez söylemişti "izleyici mektuplarını çok önemsediğini..."
Ve O'na diyeceğim ki."Dear Dicaprio!Lütfen sonunda sizi öldüren senaryolarla çalışmayı kesin.Yüreğimiz yanıyor azizim.Biz filmlerin sonunda seni sağ salim ,kazanmış olarak görmek istiyoruz.Lütfen yani!!!Lütfen!!!"

      Aranızda Leonardo Dicaprio'nun mail adresini bilen var mı dostlar? Lütfen bilen varsa yazsın ve teskin etsin beni.Ancak böylece zavallı yüreciğim birazcık ferahlayabilecek...

29 Mayıs 2011 Pazar

THE DEPARTED

Yine bir Martin Scorsese filmi...Produktörleri arasında Bradd Pitt'de var. Ama benim için ne bir Scorsese filmi bu ,ne de Brad Pitt.Yada çok beğenmeme rağmen Matt Daimon ve Jack Nicholson filmi değil..Benim için sadece bir Dicaprio filmi.Belki duygusal davranıyorum,Dicaprio beğendiğim bir oyuncu olduğu için filmi ona indirgiyorum ve diğer oyunculara haksızlık ediyorum ama açıkçası şunu söyleyebilirim:Dicaprio oynamasaydı bu film benim için bu kadar keyif verici olmazdı.



     Filmin konusu hakkında hiç bir şey söylemek istemiyorum ,izleyecek olanlar için de tavsiyem ,hakkında hiç bir ön bilgi edinmeden izlesinler bence filmi ,ki ben böylece filmin tadını sonuna kadar çıkardığımı hissettim.

     Senaryo ,kurgu,replikler,görüntü kalitesi ve boyutu gerçekten olağanüstü de, bence en önemlisi Dicaprio'nun muhteşem güzelliği. Dicaprio'nun oyunculuğu üzerine söylenen sözleri bir kenara bırakarak O'nda başka oyuncularda olmayan harikulade yeteneklerin olduğunu keşfettim bu filmde de. Tabii Matt Daimon ve Jack Nicholson'ın da hakkını vermek kaydıyla. Her biri rollerinin hakkını hakkıyla vermişler.


    Dicaprio'nun filmlerine oldum olası bayılırım zaten. Shutter İsland ve İnseption'da izlediğim Dicaprio kadar keyif aldım  O'ndan The Departed'da da. Bence oyunculuk biraz da Dicaprio'nun filmlerin de başardığı şey.Seyirciyle arasında bir bağ oluşturabilmeli bir oyuncu. Ruhsal olarak kendisiyle birlikte hareket ettirebilmeli seyredeni. Kendisini sevdirmeli ya da kendisinden nefret ettirmeli. Filmin içinde başına bir felaket geldiğinde seyirciyi üzebilmeli ya da sevindirebilmeli. Gerçekte ,ister zeki bir insan olsun ya da olmasın,gözlerini ve yüz ifadelerini akıllıca kullanıp , özellikle gözlerden zeka dolu pırıltılar yayabilmeyi başarabilmeli. Bir yüz ifadesinden diğerine geçerken seyirciye göstere göstere yapmalı bunu ve kesinlikle bu konu da yavaş olmalı;yani seyirci yüzde ki ifade geçişlerini net bir biçim de fark edebilmeli. İşte bu saydığım özellikleri bence Dicaprio muhteşem bir biçimde gerçekleştiriyor ve bu yetenek O'nun Allah vergisi keskin yüz hatlarıyla birleşince ortaya müthiş keyifle izlenebilecek bir oyuncu profili çıkıyor. Senaryo,yönetmen,kurgu ve diğer oyuncular da kaliteli olunca yapıt için pek söze hacet kalmıyor.

       Şahsen ben çok beğendim, yeniden bir kaç kez izleyeceğimi de şimdiden biliyorum.İzlemeyen ve acaba ne izlesem diye düşünenlere de özellikle tavsiye ediyorum. Scorsese,Dicaprio,Matt Daiman ve Jack Nicholson birlikteliği ortaya muhteşem bir izlence çıkarmış.

18 Kasım 2010 Perşembe

"You don't get to 500 million friends without making a few enemies."


       "You don't get to 500 million friends without making a few enemies."
        Filmin etkileyici alt başlığı bu cümleydi.Beş yüz milyon arkadaşınız olacaksa birazda düşmanınız olacaktı.
       Facebook sitesinin kuruluşunun hikayesini anlatan bir filmi izlerken ekranda beliren "1 mail aldınız:......... Doğan Facebookta sizinle arkadaş olmak istiyor" iletisi filmin geri kalanını izlerken heyecanımın ve dikkatimin artmasını sağladı.Facebook'un filmini izlerken Facebook'tan mesaj alıyordum.İzlediğim film hayatımın içerisindeydi ve gerçekti.En acı yanıda buydu sanırım.Bir hikaye değildi anlatılan.Bir gerçekti.Biri Facebook denen o şeyi ortaya çıkarmış ve bu sayede en genç milyarder olmuştu.Filmde on dokuz yaşında bir tıfıl bir fırlamayı nasıl milyarder yaptığımız anlatılıyordu ve ben filmi izlerken Facebookta beni ekleyen şahsı merak ediyordum,filme ara verip Face'ime girip ,hesabımı kontrol ediyordum.İşte böyle milyarder yapmıştım.İşte şu parmaklarla ve tuşlarla.Benim siteye her giriş çıkışım Zuckhenberg'in cebine "bol sıfırlı dolarlar"olarak giriyordu.Parmaklarım Zuchherberg'in cebini doldurmak için çalışıyordu.Bunu farkettim ben ve filmi izlerken  ne düşüneceğimi bilemedim.
     İşte size küresel cemaat kültüründen eşsiz bir örnek.İçimizde ki bazı dangalak aydınların kulağına küpe olması gereken bir fenomendir Facebook.Cemaat olgusunu Türkiye'ye mahsus ilkel bir geri kalmışlık ögesi gibi algılayan dangalak aydınlara bu filmi izlemek fayda sağlayabilir...Facebook'u doğuran neden küresel cemaat kültürüdür.Birileri bir şeye rağbet gösterirse ardından rağbet gösteren sayısı artar.Bu sayı arttıkça artış hızlanır.Sonra hızlanarak hızlanır.Doyuma ulaştığı noktada ortaya böyle dudak uçuklatıcı rakamlar çıkabilir:İki yüz elli ülke ve beş yüz milyon üye.İster dini olsun isterse dünyevi,cemat sosyal bir sahadır ve insanın doğasında olan özdür.Tek başına olamama ve biraraya gelme ihtiyacıdır cemaat.Zuckerberg alanında dahi bir uzman olmasının yanında cemaat denilen olguyu yerinde tespitlerle destekleyerek girişimini küresel ticari bir başarıya dönüştürmüştür.Filmde anlatılan gerçek hikayenin can alıcı repliği de işin bu yanına,etkili bir örnektir:"Okulda ki sosyal ortamı internete taşıyacağız"
     Zucherberg işe ilk olarak kendi okulunda ki öğrencileri elde ederek başlar.Bunu tamamladığında diğer okulların öğrencilerini de elde edebileceği gerçeğine ulaşması zor olmamıştır O'nun için.Amerikada ki öğrenciler elde edildikten sonra da diğer insanlar...Sonra diğer ülkeler...Aşama aşama ve hızla ulaşılan bilanço:İki yüz elli ülkede beş yüz milyon üye...Çünkü ülkeler ,kültürler ne kadar farklı olursa olsun insan ve onu oluşturan öz aynıdır.Sosyal olmak insanın özüdür.Sosyalleşmeyi kolaylaştıracak yatırımlar insanın özüne hitap eder ve ticari başarıda kilit rolü oynar.Üstelik Facebook internet sosyalleşmesinde öncüdür.Sanal sosyalleşme sosyalleşmenin en zahmetsiz alanıdır.Bunun için partilere,toplantılara,pahalı elbiselere,hediyelere gerek yoktur.Para kaybetmeden,evinizde,odanızda,özgür ortamınızda,oturduğunuz yerden bir cemaatin üyesi oluverirsiniz.İşte Facebook budur."Connecting people"sloganını cep telefonlarından ,kahvehanelerden,partilerden vesair diğer tüm cemaat alanlarından daha çok hakeden bir fenomendir Facebook.Bilişim çağının yeni nesil cemaatinin adıdır.Ve onu vareden insanlardır.Nieztche'nin tespitiyle "Bir şey ne kadar değerli olursa olsun kendini sergileyecek alan bulamadan varolamaz."
   Doğrusu Facebook'un filmini izlemenin bende çok şeyler çağrıştıracağını biliyordum.Facebook hikayesini de defalarca okumama rağmen üstelik...Filmi izlerken ki hislerim her ne kadar şu an çok farklı bir boyutta olsa da bazı gerçekleri anlamama katkı sağladığı için bu filmi izlemekten heyecan duyduğumu ifade etmeliyim.Parmaklarımızın üzerinde gezindiği klavye basit olabilir.Ama o klavyeyle yapılanların sonuçları hiçte küçümsenecek boyutlarda değil.Amerikan ekonomisinin en çok kazandıran gelir grubu sıralamasında "entertaintment"(eğlence) gelirlerinin 1,5 trilyon $'lık bir meblağla ikinci sırada olması,entertaintment ihracatının Amerikan ekonomisine yaptığı eşsiz katkılar ,bizim basit bir eğlence olarak gördüğümüz şeylerin aslında hiçte basit olmadığının göstergesidir.O basit eğlenceler bir süper gücün gücünün temel kaynağıdır.
    "Basitlikte deha var mıdır"bilemeyeceğim;fakat film bittikten sonra ilk yaptığım şeyin Facebook'a girmek olduğunu görmek....
    Vel hasıl-ı kelam, Social Network enteresan bir film.Ama acı yanı da var..Sadece bir film değil..Aynı zamanda bir gerçek...Ve bu gerçek insan olmamızın perde arkasında yatan gerçek altı parçacıkları gün ışığına çıkarıyor.Bu gerçeği de anlamak lazım...

17 Kasım 2010 Çarşamba

SOCİAL NETWORK VE APTAL OLDUĞUM GERÇEĞİ


     Waaaooowww!
   Perfect...Gerçekten...Social Network...Bir solukta izleyiverdim az önce...Büyüleyiciydi...Ama asıl büyüleyici olan filmde anlatılan lanet hikayenin gerçek olmasıydı...
   Nolurdu sanki!Gerçek olmasaydı.Dünyada böyle şeyler olmasaydı.Dünyanın en genç milyarderi olabilebilmek için milyarder bir babadan doğmuş olmak yeterli olsaydı.Birileri ,üstelik tiweni van yaşında birileri aklına gelen bir fikrin peşinde koşup milyarder olmasaydı.
      Bu arada itiraf edeyim bir önceki paragrafta ki son cümle farklı bir cümle olacak ve bu yazı ya da komposizyon çok farklı bir yönde ilerleyecekti.Ama iki önce ki cümleyi yazarken aklıma gelen ve bu cümleden sonra onu yazacağım diye düşündüğüm cümleyi unutuverince iştahla oturduğum şu yazı büyüsünü yitirevirdi kalbimde.Zevk alamıyorum şu an bu yazıyı yazıyor olmaktan.O cümleyi düşünüyorum,hatırlamaya çalışıyorum ve sanki hiç öyle bir cümle aklıma uğramamış gibi zerre hatırlayamıyorum,minicik bir çağrışım bile yok şu an kurabildiğim.Bu şekilde bu yazıyı sürdürebilecek miyim?Bilmiyorum ,maaalesef..Zaman gösterecek artık.
   Bu arada nerede kalmıştım?Allahtan hatırlamak zorunda değilim.Şu an yaptığım bir yazı yazmak değilde konuşmak olsaydı batırmıştım.Unuttuğum cümleyi hatırlamaya fırsatım olmayacaktı ve muhtemelen duraklayıp,susacaktım.Panikleyecektim.Dinleyiciler bir şey anlayamayacaktı beynimin içinde olanlardan.Ve onlara aslında aptal olmadığımı,konuşurken aklıma bir şey geldiğini ve aklım aklıma gelen o şeyde olduğundan söyleyeceklerimi unuttuğumu ,bu yüzden böyle aniden,konunun başında bir yerlerde,henüz bütünün anlaşılmasını sağlayacak ana hatların ortaya çıkmadığı bir noktada duraklamak zorunda kaldığımı üstelik konuşmaya da devam edemeyeceğimi sanırım anlatamazdım.Onlarda pek doğal,bir konuşmayı,üstelik bir film hakkında söylenecek basit bir kaç cümlelik pek kolay bir  konuşmayı tamamlayamayacak kadar aptal sersemin teki olduğumu düşüneceklerdi.İşin kötü yanı onların öyle düşündüğünü tahmin edebilecektim ben.Onlara aptal olmadığımı anlatmaya çalışacaktım.Ki meselenin özü ve onların birer aptal oldukları gerçeğide tam bu noktada ortaya çıkacaktı.Çünkü aptal olmak aptal olmaktır.Ama aptal olduğunu ortada kapı gibi bir delil olmasına rağmen anlamamak,sanırım kibirlenmektir.Hatta cehalettir.Ve böylelerine dense dense kibirli cahil aptal ya da kibirli aptal cahil denebilir.Nedir onların aptal olduklarının delili?Çok basit.Aptal olmadığımı onlara neden anlatmaya çalışıyorum?Konuşmamın başlarında ki bir cümleyi unutmamdan dolayı konuşamamamdan onların aptal olduğumu düşündüklerini tahmin etmem..Onlar beni dinlediklerine göre gerçekten aptal olduğumu düşünüyorlardır.Yani tahminim de haklı çıkmışımdır.Ve bu tahmin onların beyinlerinin içinde ki şeyi doğru okuduğumu gösterir ve aptal biri nasıl olur da karşısında kilerin düşüncelerini doğru okuyabilir?Aptal olmadığıma  dair bu kadar büyük bir kanıt ortada dururken bunu anlayamamaları onları pek tabi aptallaştırmaya yeter.
     Biliyorum ben aptal değilim ama şu social network'u izlemek kendimi epeyce aptal hissetmeme yetti.Oysa filmi izlemeden önce aslında bir dahi olabileceğimi düşünüyordum.Bunun için önümde ki en büyük engelin de şartlardan kaynaklandığına inanıyordum.Fikir kıtlığım yoktu çok şükür.İstesem beş dakikalık düşünme eylemiyle kimselerin aklına gelemeyecek dahiyane fikirleri ortaya döküverirdim.Dökmüyordum çünkü şartlar kötüydü ve o dahiyane fikirleri gerçekleştirme şansım yoktu bu yüzden.Bu yüzden düşünmüyordum o fikirleri.Social network en büyük teselli kaynağımı yıktı malesef.Bu film bana dedi ki:Dahilik bir fikir bulmak değildir.Herkes bir fikir bulabilir.Asıl önemli olan o fikri gerçekleştirecek şartları ortaya çıkarmak.Dahilik budur.Dahi düşünen değil düşündüklerini yaratabilendir.Yaratamayacağım diye düşünmemek nedir?Aptallık mı?Eyvah!Yine o konuya mı geldik?Ama ben aptal değilim.Belki de öyleyimdir ve kibrim bunu bana söyletmiyordur.
   Social Network'te Facebook'un kurucusu rolünü oynayan Jesse Eisenberg  (MARK) iyi motive olmuş rolüne.Facebook'un gerçek kurucusunun o kadar karizmatik olduğuna inanmıyorum.Mark acaba bir dahiyi dahi gibi oynayıp gerçekte bir dahi olmadığını hiç düşündü mü acaba,düşündüyse ne hissetti?Çünkü ben az önce bir dahiyi izleyip bir dahi olmadığımı üzülerek düşümdüğümde kendimi işe yaramaz aptalın biri gibi hissettim ve ölmek istedim.Filmlerin en kötü yanı da bu olsa gerek.Hiç bir zaman olamayacağınız bir adamı gözünüze sokuyorlar.Social Network ise bu konuda farklı.Anlatılan hikaye gerçek.Harvard'lı bir gepegenç bir adam filmde anlatılanları üç aşağı beş yukarı gerçekleştirdi.Yani "O bir film ve Mark  gerçek değil,Mark gibi adamlar sadece filmlerde olur" deyip geçemiyorsunuz.Ona yakın birinin hayatta olduğunu biliyorsunuz ve hiç bir zaman onunkine benzer bir başarı öykünüzün olamayacağını düşündüğünüzde kendinizi çöpe atmak istiyorsunuz.İşte Mark'ı oynayanın bunları düşünüp düşünmediğini bu yüzden merak konusu ediyorum.Ya da aslında belkide gerçekten bir dahidir veya dahi olduğuna inanıyordur.
     Sonuca gelecek olursam Sacial Network başarılı bir yapım olmuş.Tıpkı Facebook'un başarılı olduğu gibi.Facebookta olağanüstü başarılı, evet.Yoksa neden filmini izlemeyi bitirdikten hemen sonra ilk iş olarak doğrudan facebook hesabımı kontrol ettim ki?
     Daha söylenecek çok söz var bu konuda..
     Aptallık edip unutmazsam zamanla onlarıda söylerim burada...