Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...
ELEŞTİRİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ELEŞTİRİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2011 Çarşamba

BU MU ADALET?



    Geçmiş olsun hepimize...Yeni bir Rahşan Affı ile karşı karşıyayız ,millet olarak...

    TCK'da yapılan yeni düzenlemeyle yüz seksen küsür kişinin öldürülmesi olayından yargılanan Hizbullah üyeleri , ki bunlar arasında bir de örgüt üst düzey yöneticisi var , salıverildi.  Önce ki gece, davullu zurnalı aşağılık bir törenle ,kahramanlar gibi , büyük bir kalabalığın karşılamasıyla üstelik.

    Salıverilenler ve salıverilecek olanlar arasında daha bir sürü mafya lideri, mafya üyesi , katil zanlısı , tecavüzcü ,soyguncu , şerefsiz , haysiyetsiz insan da bulunuyor.

    Hükumet kanadından gelen açıklamalar ise pek ilginç , pek aymaz ve pek hoyrat. Burhan Kuzu muhalefetin cılız mı cılız tepkisine " kendilerinin beklediği kişiler serbest kalmadığı için tepki gösteriyorlar " deyiverdi. Be adam, aptal mısın, mal mısın , senin ağzından çıkanları kulağın duyuyor mu ? Bu cümlelerle neyin savunmasını yapıyorsun ? Bunun kanunla , yasayla , hukukla ne ilgisi var ? 188 kişinin ölümünden sorumlu adamları salıvermenin, açıklanabilir ne tarafı var ? Ama suç senin değil Burhan Kuzu. Senin gibi bir ruh hastasına bu ülkede profesör ünvanı verip , hocalık yaptıran , milletvekilliğine terfi ettiren ve bir ülkenin en önemli unsurunu , anayasasını yapması için kurduğu komisyonu senin eline teslim eden sistemdedir suç, ve pek tabi bu kadar kokuşmuş bir sistemin altında yaşamayı kabul eden bizim gibi koyun halktadır suç...

   Muhalefet ise o kadar cılız bir tepki verdi ki ...Doğrusu , ben tüm muhalefet partilerinden en büyük performanlarını kullandırmalarını beklerdim . Kılıçdaroğlu " kamuoyunun vicdanının rahatsız " olduğunu ifade ederken , hiç sinirlenmedi , gerilmedi , sanki olağan bir durum hakkında konuşuyormuş gibiydi. Havuzlu villalarla ilgili , üstelik kendisi de sahip olmasına rağmen , verdiği tepkini onda birini vermiş olsaydı ; siyasi görüşüme ne denli ters de olsa kendisini ayakta alkışlayabilirdim. Ama , ne CHP , ne de MHP ...Çok cansızdılar...

     İşin kötü yanı , biz bu tür durumlara alışmaya başlayacağız bu gidişle. En iğrenç suçları işleyenlerin , devletin emniyet amirlerini katledenlerin kahramanca salıverişlerini göre göre içimizde bu hukuksuz yollara sapmaya aday kişiler çoğalacaktır. Ve bu durumda asli sorumlulukta bu görüntülerin yaşanmasına izin verenlerin olacaktır. Bu adalet değildir. Bu mantıklı , açıklanabilir bir durum da değildir. Bu durum ahlaki de değildir. Din ile ilgili hiç değildir.

     Bunu yapanlar hiç korkmuyorlar mı acaba, bir gün bu haksızlığın kendilerini veya sevdiklerini bulmasından .. . Bir gün kendilerini bir sandalye de domuz bağıyla öldürülmek üzere bulmalarının hiç mi ürpertici bir yanı yok...

    Yazıklar olsun diyorum ,başka hiç bir şey demiyorum ... Bu millet size ne kötülük etti de siz bu milletin düşmanlarıyla bu kadar dostsunuz... Yazıklar olsun ... Mehmet Ali Ağca'ları salıverdiniz, devletin televizyonunda showmen yaptınız , bu da yetmedi , şimdi eli kanlı teröristleri salıveriyorsunuz.

     Ama bu yaptıklarınız yanlarınıza kar kalacak diye bekliyorsanız , sonunuzu sabırla bekliyor olacağız , merak etmeyin... Ve siz , Başbakanınızdan parti üyelerinize kadar içinde yüzdüğünüz haksızlıkların , adaletsizliklerin içinde boğulurken biz sizi ibretle izliyor olacağız...

   Yazıkları olsun , gecenin bu saatin de beni bu iğrenç hisler altına soktuğunuz , bana bunları yazdırdığınız için...

4 Ocak 2011 Salı

İÇKİ İÇME ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİNDARLIK VE MUHAFAZAKARLIK


    Bir kaç gün önce idi. CNN Türk'te bir bilgi edindirme,bir aydınlatma  programı. Konuk bir sosyolog ve program moderatörünün salya sümük anlattığı kadarıyla beyefendi alanında haklı bir şöhrete sahipmiş. Beyefendiyi ilk kez gören biri olduğum için herhalde televizyonlarda pek fazla boy göstermiyor bu sosyal bey ,şöhreti de kendi camiasında olsa gerek diye düşünmüştüm ben ilk başta.Bu beyefendi acaba hangi konulardan sözedecek , hangi ulaşılmaz bilgileriyle bizi aydınlatacak derken moderatör, beyefendinin orada olma nedenini açıklamaya başladı. Konu Mardin'de bir milletvekilinin katıldığı kent konseyi toplantısında , içki ikramı yapılmasına tepki göstermesi hasebiyle ,Mardin'in ve Türkiye'nin son yıllarda muhafazakarlaşıp , muhafazakarlaşmadığı idi...

    Sosyolog beyefendi , benim bile bu cahil halimle düşünemeyeceğim "düz"lükte ve endirekt olarak Türkiye'nin muhafazakarlaştığını , dindar bir toplum olmaya doğru gittiğini , bunun neticelerinin yakın gelecekte çok feci olacağını , içki içme özgürlüğünün ortadan kalkacağını , bunun en büyük müsebbibinin AKP olduğunu vs söyleyiverince doğrusunu söylemek gerekirse ; şok oldum ve aklım tutuldu. Beyefendi , bu şöhretli sosyolog bey dindarlıkla muhafazakarlığı aynı şey mi sanıyor yoksa ben mi öyle duyuyorum ;yani sorun bende mi onda mı diye yanımdakilere sorma gereği hissettim ben.

     Evet, maalesef yanılmıyordum,bu mümtaz sosyoloğumuza göre dindarlıkla muhafazakarlık aynı şeylerdi. İşin tuhaf yanı içkili bir toplantıya tepki göstermek dindarlık, ve dindarlıkta muhafazakarlık oluyordu.

     Çok şaşırmıştım...

      Efendim, imkanım olsa idi bu ünlü sosyoloğumuza çok merak ettiğim bir soruyu yöneltmeyi ne kadar çok istedim anlatamam. Beyefendi , içki ile dindarlığı ; dindarlık ile muhafazakarlığı aynı kefeye koyuverince anında , ben bir şeyi çok merak etmeye başladım. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de alkolizmle mücadele eden çeşitli sivil toplum kuruluşları var . Bu sivil toplum kuruluşlarına , örneğin YEŞİLAY vakfı bünyesine üye istihdam edilirken bunlar acaba dindarlık testinden geçirilerek ya da dindar kişiler arasından seçilerek mi alınıyor? Yeşilay vakfının başkanı bir imam, bir papaz, piskopos ya da bir brahman mı acaba?   Hayır yani , gerçekten içki içmemeyi ve içki içilmesine karşı olmayı muhafazakarlıkla, dindarlıkla bağdaştıran bu sayın mümtaz kişiliğin söyledikleri doğruysa ,içki ile mücadele eden sivil toplum kuruluşu mensuplarınında çok dindar ve muhafazakar olmaları gerekmez mi?

     Ve bu esnada aklıma gelen bir düşünce beni maalesef korkutmuştu. Şimdi bu herif , alkollü araç kullanma yasağının olmasını da bir dindarlık , dolayısıyla bir muhafazakarlık işareti olduğunu ,devletin ve dünya da ki tüm devletlerin bu trafik kanunlarının tamamen dindarlıklarından, muhafazakarlıklarından olduğunu söyleyivermesin sakın ???

      "Yoooo yoooo, o kadar değil,daha trajik olanları da var, onları da söyleyiverebilir şimdi bu adam" dedim kendi kendime...Mesela, vücuda girer girmez , mide zarında kana karışmaya başlayan, ikinci dakikada beyne ulaşmasına karşılık, ciğerlere varır varmaz , organizmaya zararlı bu yabancı maddenin vücuttan bir an önce atılması için çeşitli enzimler salgılatan beynin de dindar ve muhafazakar bir organ olduğunu söyleyebilir mi acaba bu adam? Elbette...Öyleyse ya kendimi buna hazırlamalıydım ya da zaplayıp bi an önce bu lanet kanaldan defolup gitmeliydim...Ve pek tabii ki bu kadar saçmasına da hazırlanamayacağımı anlayıp , hemen zapladım, işkenceye son verdim.

      Ama acıdım kendimize. Şöhretli bir sosyoloğumuzun söylediklerini görünce ne kadar acınacak halde bir toplum olduğumuzu peşinen algılayıvermek maalesef toplumsal umudumu törpüledi ...

     Allah sonumuzu hayır etsin ve bilim adamlarımızın bazılarına, özellikle şöhretli olanlarına akıl versin..

     Ne diyeyim...Şüphesiz çok değerli , çok mantıklı , çok büyük bilim insanlarımızda yok değil bunu biliyorum, ama söylemek istediğim şey şu: Neden böyleleri şöhretlenir de gerçek bilim insanlarının önü kapatılır? Bunu anlamak güç...

28 Aralık 2010 Salı

SINAVSIZ BİR TOPLUM İSTİYORUM ÇÜNKÜ HAYATIN KENDİSİ SINAV

  

    Sınav anı ve sınav sonrası psikolojisinden nefret ettiğimi bu gün bir kez daha anladım ve bu psikolojiyi bilmem kaçıncı kez yine yaşadım.Sınav yerinin önünde, sınav saatine doğru giderek  artan kalabalığın içinde bulunduğu ruhsal durum çok tuhaf geldi bana.Sınav müdavimi milletle beraber, belki  ben de , bu sınavdan çıktıktan sonra kendimizi iyi hissedecektik.Kimileri geride bıraktıkları uzunca bir çalışma  döneminin ardından üç aşağı beş yukarı hedefledikleri sonucu elde ederek rahatlamış ve kendilerini gerçekleştirmiş olarak oradan ayrılmış olmanın verdiği rahatlama hissini yaşayacaklardı.Ama yüzlerde bunlardan çok daha fazlasını gördüm diyebilirim.Elde edilecek sonuçlar zafer ya da yenilgi olacaktı çoğu için ;ama çok az kişi zaferin ya da yenilginin ne olduğu üzerinde düşünecekti.Çoğu bu tür sınavlara onlarca kez girmelerine rağmen eğreti bir yabancılığı davranışlarına yansıtmışlardı.Bazıları da oldukça rahat,girişte üst baş kontrolü yapan görevlilerle şakalaşmışlardı.

    Son KPSS sınavında ki kopya skandalından sonra alınan "olağanüstü önlemleri" ,yo hayır,önlem değil onlar,komiklikleri görünce kopya çekmek istesem ne yapardım diye düşünmeye başladım ve yaratıcılığımın sınırsızlığını algılayınca , " harcanıyorsun oğlum bu sınav kuyruklarında" demek geldi  içimden kendime ve üst baş kontrolü için görevliyle aramda bir kaç kişi kalmıştı.Zihnimden geçen onlarca kopya teorisinden bana göre en görkemlisi telepatiyi kullanmaktı.Beyin sinyalleri aracılığıyla,okuduğum soruları uzakta ki bir beyne gönderecektim ve o beynin sahibi muhtemelen,bir İngilizce dahisi yakın arkadaşım olacaktı;zihnine ulaşan soruları çözüp aynı yöntemle bana geri yollayacak ve bende cevap kağıdına işaretleyecektim.Üstelik bu kopya çekmenin en güvenli yöntemiydi diye düşünürken aranma sıramın geldiğini farkettim ve görevli oramı buramı kontrol ederken zihnimde beliren bir düşünce "en güvenli kopya çekme yöntemi" fikrimi altüst etti.Gerçekten de olabilecek bir şeydi bu,bu yüzden kaygılanmakta haklıydım.Sinyal kesici cihazlardan çok yerde vardı ve sınav yapılan binaların çevrelerine yerleştirilebilirdi.Hemen başkaca bir "en güvenli kopya çekme yöntemi" düşünmeye başladım ve yine binlerce imge gözlerimin önünde değişmeye başladı. Sınava gireceğim mezbuhaneyi bulduğumda henüz mantığıma orijinal bir düşüncenin gelmemiş olmasının getirdiği sıkıntılı bir ruh haliyle kapının eşiğinde dikilmeye başladım."Kardeş, ne dikiliyorsun , birine mi bakmıştın" der gibi yüzüme bakan sınav görevlisini görünce hemen içeriye girip , oturacağım sırayı bulup , bildik kıvraklıkla sınav formunu doldurmaya başladım.

      Cevap kağıdına TECE kimlik numaramı kodlamayı henüz bitirmiştim ki,O, kapıdan içeriye girmişti.Aman tanrım dedim kendi kendime.Burada ne işi vardı O'nun? Sınava mı girecekti yani şimdi? Bu sınav onun harcı olamazdı.Eğer bu sınav O'nun harcıysa O benim harcım olamazdı.Ben O'nun harcı olmadığım için ilgi duyuyordum  O'na .Her ikimiz de sınav için burada olduğumuza göre artık O'na karşı bir ilgimin olması yersizdi.Tüm sevimliliği,güzelliği,yüceliği zihnimden silindi ve O artık bir zavallıydı benim için.Sevilmeye bile değmeyecek bir zavallı...Çünkü sınava girmişti, normal sıradan biriydi işte,şu an bu binada ki sıraları işgal buyuran herhangi bir zavallıdan farksızdı. Oysa O  gelmeden bir kaç dakika önce  " zamanı gelince ,o ve ben tanışınca, birlikte iken,ben sınava girmek istediğim de ; sınavlara girmenin ne kadar işe yaramaz bir iş olduğuna,sınavların sadece zaman kaybetmekten ibaret olduğuna beni ikna eder" diye geçiriyordum içimden ve gülümsüyordum. Hayallerimin kalbi umutsuzca kırıldı bir kez daha ve oracıkta bir çırpıda çıkarıverdim onu zihnimden.

      Ve " sınavınız başladı " sesi duyuldu. Soruları hapur hupur çözmeye başladım.Hatta ara ara kendimi zeki hissettiğimde oldu. Bu sınav işlerinde artık sanırım biraz ustalaşmıştım. Mesela , çözemeyeceğim soruyu kolayca algılayabiliyordum ve algılarım bu konuda beni yanıltmıyordu. Zihnim yorulmaya başlamıştı birazdan. Hayal kurmaya başladım...

    " Alın sınavınızı ,başınıza çalın" diye avazımın çıktığı kadar bağırarak,gözlerinde ki fersizlikten memur olmasalar şu hayatta hiç bir halt olamayacaklarını anladığım üç,genç gözetmeni korkularından altlarına işettikten ve sınav salonunda ki -aslında liseli bebelerin bok-püsür öğrendiği sınıf kılıklı,kirli,nemli,duvarları paslanmış (paslanabilen bir duvara sahip bir yer yani)basit bir oda- tüm koyunların bütün dikkatini bir daha toplanmayacak şekilde darmadağın ettikten sonra,delirmiş bir piskopat gibi davranarak o iğrenç mekandan defolup gitmemek için kendimi zor tuttum.Bunu yapmamak için kendimi tuttuğuma  göre delirmiş olmalıydım.

    Beni en çok delirten, ellili yaşlarda beylerin,hanımların orada olmalarıydı.Onlar gibi olmaktan,o yaşlarda bu salonlarda sürünüyor olmaktan çok korktum.Kendimi bir an ,çaprazımda ki bir ön sırada oturan ,kalın gözlük camlarıyla sınav kağıdını okumaya uğraşırken arada bir, pörsümüş burnunun ortasına dayadığı  gözlük çerçevesinin üstünden çevreye bakan,sanki hakikaten soruları okuyor,anlıyor ve o yaşına rağmen çözebiliyormuş gibi saçma sapan ve zavallıca pozlar veren ihtiyarın yerine koydum,kendimden tiksindim.

     Fakat yapılabilecek bir şey olmadığı hissi beni en çok rahatsız eden şeydi.Burası Türkiye idi ve bu ülkede insanlar hayatlarının tuvalette,uykuda ya da düşünürken geçirdikleri süresinin daha fazlasını sınavlarda geçiriyorlardı.Üstelik sanırım sadece sınav salonlarında soru çözerken düşünebiliniyordu bu ülke de.

     İşte,burası Türkiye ve bizde Türkiye'de yaşayan insanlar...

      Türkiye'de yaşayan insanlar nasıldır diye sorsa biri öncelikli cevabım şu olur:"Sürekli sınavlara girerler", "yaşlısı ,genci,hastası ,çocuğu",  "sınavlarda yarışarak yaşarlar"... Hatta bu soruyu soran çok yabancı biri değilse-mesela İsrailli ya da Ermeni  değilse- O'na bir espiriyle karşılık verebilirim : " Türkiye;de insanlar sınavlar için doğarlar,yaşarlar ve sınavlarda ölürler." Sınavlarda ölenleri göreceğimiz zamanlarda yakındır bu gidişle.

    Ama hakikaten öyle değil midir?

    Önce ki jenerasyonlar sanırım daha şanslıydı bu konuda.Şimdikiler de bir yere kadar şanslı sayılabilir ama ama gelecek nesiller için sınav bir maraton olmaktan çıkıp bir yaşam tarzı hale gelecek sanırım.

    Neden böyle?Bunun başka yolu yok mu? O güzelim dakikaları ,o kadar iğrenç ve zavallı bir şekilde ,o salonlarda geçirmek zorunda mıyız? "Efendim,en adaletli yöntem bu" ," efenim,haddinden fazla aday var" ,"efenim başka yol yok" sözlerini duyar gibiyim  sınav savunucularından..Ama efenim,sen hiç düşünmedin ki sorduğum sorunun cevabını.Senin zihninde daha iyi bir seçenek hiç olmadı ki.Sınav bulundu ,sen hayatı sınavdan ibaret algılamaya koyuldun.Sınav bulundu ,biz her şeyde olduğu gibi sınav konusunda da  bo.unu çıkarmayı bildik yine.

     Biz b.kunu çıkarınca işin skandal göstere göstere geldi...

     Kopya skandalı patlak verince bazıları sanki ömürlerinde hiç kopya çekmemiş gibi, duruma şaşırdılar.Ayrıca,bazılarına göre  ÖSYM ilahi bir kurumdu da, o kurumun yaptığı tüm işlerde hiç yanlış bir şey olmazdı .Oysa genel kanı tam tersi olmalıydı.Bu kadar büyük kitlelere sınav organizasyonu yapan  resmi bir kurumun suistimal altında olmaması düşünülemezdi.Üstelik en basit çıkarlar için insanüstü yöntemler düşünen bir milletin;yolsuzlukta,sahtecilikte,üç kağıtta dünyanın zirvesine oynayan bir milletin ÖSYM gibi bir kurumunun temiz olmasını beklemek saflıktan başka ne olabilir..Aslında bu gün ben ,sınav yerinde ki devasa kalabalık arasında ,durumdan rahatsız bir yüz ifadesi aradım;göremedim.İnsanların içine düşürüldükleri ve kabullendikleri bu durumun değişmesi için hiç bir şey yapmayacakları hissi en hazin olanıydı benim için.Kopya skandalının ortaya çıktığı gün de umut etmiştim birilerinin içimizde ki sınav olgusunu sorgulayacağını...
    
       Ayrıca sınav olgusunun toplumumuz üzerinde yarattığı tek sorun sınav yolsuzlukları da değil.Sınav yolsuzlukları işin küçük bir boyutu bence.Özellikle bir bir sorun var ki bu sorunun neticeleri sadece birilerinin haksız bir biçimde bir sınavı başarı ile geçmeleri değil.Dershane olgusu...

       Dershaneler normalde eğitim veren özel teşebbüs kuruluşlarıdır.Eğitimle ilgili kuruluşlara ihtiyaç duyduğumuz aşikar ve bu kuruluşlara karşı olmak aptallıktır.Ki eğitim kuruluşları desteklenmelidir.Ama Türkiye'de dershaneler maalesef sınav olgusu yüzünden milletin merkezine yerleşmiş birer ticari işletmelerdir.Bu işletmeler kutsal bir meslek olan öğretmenliği de ticari çıkarlar ekseninde avuçlarının içine almayı başarmıştır.Burada eğitim veren öğretmenler olmadığı gibi eğitim alan öğrenciler de yok.Müşterisine hizmet veren esnaflarla belli bir sınavda belli bir puanı hedefleyen müşteriler var.Üstelik fiyatlarda oldukça fahiş.Türlü türlü ayak oyunlarının,ticari küçük hesapların,ekonomik kaygıların cirit attığı çok katlı binalardır dershaneler.Halkın kolaycılık yanlarının da güçlenmesine akıl almaz katkılar sağlar.Her sınav türünün bir dershane türü vardır,her sınava hazırlanan bir dershaneye gider,dershaneye gitmeden başarı mümkün değil gibidir. Ve en kötü yan öğretmenler sınav eğitimi verirken öğrenciler sınav için öğrenir.

     Sınav için öğretenin ve sınav için öğrenenenin ortaya çıkardığı bilgi işe yaramaz bir bilgidir...Yoksa...

      Bu kadar bilgiyle dahi olmamak mümkün mü?. Örneğin LGS'de (ÖSS,ÖYS)çıkan tüm sorulara doğru yanıt veren şampiyonlarımız var. Ve bu şampiyonların resimleri her yıl çarşaf çarşaf bilbordlarda teşhir edilir.Sonra hemen unutulur.  Öyle bir sınavda çıkan tüm soruları doğru yanıtlamak basit bir iş olmasa gerek.İyi ama ,toplumumuzda bunu başaran onlarca kişi arasından dahi düzeyinde birilerinin çıkmaması tuhaf değil mi? Üniversite sınavlarında birinci olmuş birinin daha sonra toplumun içerisinde eriyip gitmesi tuhaf değil mi?
    
      "Hayat bir sınavdır" atasözünün bir yönüyle bilincimizin altında bu olguyu kabullendiğimiz yönünde bir işaret olduğunu düşünmek hatalı mıdır?

      Zihnimin içinden sürekli bu sorgulamalar geçerken kendime sorduğum en önemli sorular cevabı kendimce malum olmayan zor sorulardı:Buna gerçekten ihtiyaç duyuyor muydum? İngilizce seviyemi devlete ya da birilerine göstermek zorunda mıydım?Kendi yolumu çizemez miydim?İlla birilerinin lütuf buyuracağı imkanlara ihtiyacım var mıydı?Eğer yoksa bunu neden yapıyordum?

     Bilmiyordum.Hiç bir şey bilmiyor olduğumu bir kez daha anladım.

14 Aralık 2010 Salı

SINAV


      Bir daha sınav yok.Artık hiç kimse hiç bir nedenle beni, kendimi bir sınava sokmaya mecbur bırakamaz bu ülkede.Bilgimi,beynimi,yeteneklerimi çoktan seçmeli bir sınavla ortaya koymaya çalışan bir sisteme , akılsız bir sisteme  daha fazla malzeme olmayacağım.Kendi yolumu çizeceğim.Kendi yolumda önüme çıkacak her türlü engele rıza göstererek yaşayacağım.

     Hayatım boyunca sınavlardan hep nefret ederek yaşadım.Nefretim yapılmaya çalışılan işin işlevselliğiyle alakalıydı.Sınav için çalışıyor,sınav için yaşıyordum.Sınav için ezberliyor ama hiç bir şey öğrenmiyordum.Yüksek puanlar aldığım sınavların hiç biri beni daha iyi bir insan yapmadı. Olumsuz davranışlarımı değiştirmeye yetmedi,beni mutlu etmedi,ahlakımı yükseltmedi.Düşük puanlar aldığım sınavlarsa ruhumda derin yaralar açtı,yeteneklerimi törpüledi,beni düşünemeyen bir zavallı haline getirdi ve başarısızlık zihin dünyamı mahfetti.Stres dolu bir yaşamdı.Nasıl olmasındı ki?Nasıl olmasın?

    Bilgi bana göre kutsaldır.Öğrenmek ve öğretmekte öyle.Öğrenci ve öğretmen kelimeleri bir meslek dalını ifade etmezden önce nasıl bir fonksiyon görüyordu bilemiyorum,ama gerçek şu ki ben bundan da nefret ettim bu ülkede.Öğretmenler, güya sözüm ona kutsal meslek erbapları otururlar bize sınavlarda nasıl başarı sağlayacağımız hakkında sempozyumlar verirlerdi. Bir kez olsun,"sınav mı, boşver gitsin, sen öğrenmene ve öğrendiklerini yaşamına yansıtmaya bak" diyenine rastlamadım."Sınav için çalışmayın" deyipte bildiğin, sınav gibi sınav sorularını önümüze dayayanına çok rastladım.Onlar,bize sınavsız bir hayatı sunma gibi bir dertleri hiç olmamış öğretmenler, tabii yaa,hepsi geçim derdinde;faturalarının,kiralarının,arabalarına koyacakları benzinlerin paralarının derdinde;düşünmeye fırsatları mı oldu,burası Türkiye ,her şeyin  mantıklı bir mazereti vardır, demokrasisinde çarelerinin tükenmediği bir ülkenin öğretmenleri...

    Sınav olgusu bir endüstri halini alırken öğretmenlerde başta kimlikleri olmak üzere her şeylerini bu endüstrinin hizmetine sundular ve bunu başarıyla yerine getirdiler. Dershane koridorlarında babamla derin pazarlıklar yapan baylar bayanlar : Öğretmendi onlar. Pazarlığın konusu hiç bir zaman benim ve benim gibi orada bulunan diğerlerinin iyi birer insan olmaları üzerine değildi. Ben bir sınavda yeteri kadar soruda doğru şıkkı bulabilecek yeteneğe kavuşmak istiyordum,onlarda dershanelerine daha çok para istiyorlardı. Hepsi bu. Ben müşteri onlar esnaf.

    Bir tanesinin bile öğrencileri olarak bizleri dinlediğini görmedim.Ama hepsi maşşallah çok bilmişlikte en ileri düzeydeydi.Durmadan konuşurlar,durmadan konuşurlar,durmadan vaazu nasihatlerde bulunurlardı. Tamam gençtik,bunlara ihtiyacımız vardı, ama nolurdu sanki bizi de dinleyebilseydiniz ve anlayabilseydiniz..Artık yirmi birinci yüzyıldayız,bir şeyler değişmiştir belki,milenyum" insan öğretmenler" ortaya çıkarmıştır diye düşünüyorum bazen ve umutlanıyorum ama bu aptalca düşünce ve umut her sabah evimizin yüz metre ilerisinde ki ilkokuldan gelen bir sesle, hoparlöre konuşan bir müdür öğretmenin sözleriyle,cümleleriyle altüst oluyor. Değişen hiç bir şey yokmuş. Mantık aynı.Çocuklar öğrenci,insan değil.Duyguları ,düşünceleri,arzuları,yaşama tutkuları ,heyecanları,iniş ve çıkışları yok çocukların, uymak zorunda oldukları yerleşik kurallar var.

   Anarşist değilim,kurallara inanıyorum ama kurallar Türkiye'de sanki sırf kural olmak için var ve bunu en iyi uygulayanda öğretmenler.Onlarcası geçti önümden fakat öğretmenler gününü yürekten kutlayabileceğim sadece iki öğretmenim var benim. Onlardan da biri üniversiteden. Kurallara ve sınavlara boğdular koskoca ülkeyi.

    Tek suçlu öğretmenler değil elbette ki bu sınav konusunda.Ben de suçluyum.Koyun gibi hangi sınavı açtılarsa gidip girdim. Hiç sorgulamadan,hiç yargılamadan, ne sordularsa cevap vermeye çalıştım. "Sen eşek olursan elbette semer vuran çok olur." Eşşek olan mı daha fazla suçlu semer vuran mı bilemeyeceğim ama kendimi sınav konusunda katıksız bir eşşek gibi hissediyorum.

     Benim gibi onlarcasıyla bir odaya dolduruluyorduk, önümüze getirilen kitaplarda ( kitapçık diyorlar nedense; elli altmış sayfa kitapçık nasıl oluyor bilmiyorum ama) yazan soruları cevaplamak için savaşıyorduk.Sınav anına kadar yaşadığımız gerilimin haddi hesabı yoktu.Annem babama "sınavı var ,çok üstüne gitme" diyordu bazen.Sınav psikologları bile vardı ve sonradan bu alanda üniversiteler bölümler açmaya bile başladı.

   İşte size tablo.Birileri sürekli bu ülke için yaptıklarıyla kendilerini göklere çıkarmakla meşgul oysa ben onlara sadece bir tek soruyu sormak isterim içimden gelen: Sınavsız bir ülke için neler yaptınız?

     Bir halt olmadı ÖSS şampiyonlarından.Bir halt olmadı Boğaziçi mezunlarından.

    Sınav kolaycılığımızın en basit göstergesidir,bunu kabul edelim. O kadar kolayına gitti ki bu, bu ülkenin artık ota çamura , her şeye sınav düzenliyorlar.

   Ama ben uyandım artık.Bu kadar uzun sürdü uyanmam ama olsun...İlkokula başlamadan önce düşünebilmeyi ne çok isterdim bunları.Hiç bir sınava girmezdim.Bütün hayatımı çalışmaya,öğrenmeye adardım.Bu günkünden çok daha mutlu,çok daha fonksiyonel bir şahıs olacağımdan şüphem yok.

   Artık bir sınav yok.Kendi çizdiğim yol var.

   Zaten bu ülkede insanın kendisinden başka kimsesi yok.

2 Aralık 2010 Perşembe

ALLAH BU ÜLKEDE KİMSENİN BAŞINA KAZA VERMESİN!!!

Lütfen caddelerde dikkatlice dolaşın.
Burası Türkiye unutmayın...

     Dün gece İstanbul Tem otoyolunda bir kaza meydana geldi.İki kişi yaralı olarak arabalarının içinden çıkarıldı ve yol kenarında ambulansın gelmesini beklemeye başladılar.Birinin yüzü tanınmayacak haldeydi ve sürekli kan kaybediyordu.Diğerinin kanaması yoktu,ama çok fazla inliyordu,belli ki vücudunda kırıklar vardı.Zaman bu iki yaralı için acı demekti.Başlarında bir kaç vatandaş onlara yarenlik ediyor,teselli vermeye çalışıyor ,acılarını bir parça olsun unutturmaya uğraşıyorlardı.Hastane hemen 2 km mesafede olduğu için ambulansın bir kaç dakika içinde orada olacağını düşünüyorlardı.

    Aradan tam elli dakika geçti.Her hangi bir ambulans gelmedi.

   Yurttaşlar gecenin ilerleyen saatine rağmen bir an bile yaralıların başından ayrılmadılar.Her birinin yüzünde yerde yatan vatandaşların yaşadığı acılı dakikaların izleri vardı.Ambulansın gelmediği her dakika içlerinde ki isyanı büyütüyor ama itidallerini kaybetmiyorlar,yerde ki yaralılara umut olmayı sürdürüyorlardı.

    Ve sonunda dayanamadılar.Yaralıları hastaneye kendi araçlarıyla taşımaya karar verdiler.Çünkü ambulans o kadar gecikmişti ki kimsenin ambulansın geleceğine dair bir umudu kalmamıştı.Üstelik yerde yatan yaralıların çektikleri acı sabırlarını ancak o kadar oyalayabilmişti.

    Yurttaşlardan biri aracını yaralıların bulunduğu yere yaklaştırdı.Diğerleri de özenli bir şekilde hastaları araca taşıdılar.Taşırken yaralıların iniltileri yüreklerini burkuyordu.Dayandılar ve yaralıları bin bir zahmetle araca taşımayı başardılar.İki yurttaş daha gecenin o saatinde kendilerini evlerinde bekleyenlere haber verip yaralıları taşıyacak araca bindiler.

    Araba yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı ki hemen yanlarına bir polis arabası yanaştı.İçinden iki genç trafik polisi indi.Araca yaklaştılar ve içerdekilerle konuşmaya başladılar.Polislerden biri cep telefonundan acil servisi aradı ve arabaya döndü:"Ambulansı kontrol ettirdim,yoldaymış,birazdan burada olacaklarmış,yaralıları indirin."

    Araçta ki yurttaşlar bunu kabul etmediler.Ambulansın yaklaşık bir saattir gelmediğini söylediler ve polisin itirazına rağmen hastaneye doğru yola çıktılar.

   Onlar gittikten yaklaşık on beş dakika sonra ambulans olay mahalline teşrif buyurabildi.Yaralıların yurttaşlardan birine ait bir araçla taşındığını ,kendilerinin çok geç kaldığını öğrendiklerinde ise utanmak , üzülmek,ya da hastaneye ulaştırılmış olmalarına,daha fazla beklememelerine sevinmek  yerine tepki gösterdiler.

   Yukarıda kısaca ve yüzeysel bir şekilde anlattığım olay bir hikaye değildir.Gerçektir.Ve bu gerçeği ajans kameraları görüntülemişlerdir.

    Yukarıda anlattığım olay ,yurdumun kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ yamacında gerçekleşmemiştir,Türkiye'nin en büyük metropolünde bir hastaneye 2 km mesafede gerçekleşmiştir.

    Devlet her zaman ki gibi vatandaşının en acılı anında kusursuz bir hizmetle yanında olmayı becerememiştir.Yurttaşlar kendi yaralısını yine kendileri taşımışlar ve başlarının çaresine yine kendileri bakmışlardır.

    Üstelik bahsi geçen olay bir istisna değildir.

    Devlet trafik kazalarının nasıl azaltılabileceği konusunu emniyet bürokrasisinin trafik komiserlerine bırakmıştır.Trafik komiserleri trafiği denetlemekle yükümlüdür.Trafik kazalarını azaltmak için çalışmalar yapmak onların uzmanlık alanı değildir.Bunun için imkanları da zaten oldukça kısıtlıdır.Üzerlerinde ki iş yükünü de hesaba katarsak Trafik Şube Başkanlığı'nın trafik kazalarını azaltacak köklü reformları yapamayacağı açıktır.Zaten trafik kazaları da onların tüm özverili gayretlerine rağmen azalamamaktadır.

    Meclis Genel Kurul'una bile başbakanın zor kullanmasıyla gelen milletvekillerimiz , kendi asli işlerini bile yapamayan milletvekillerimiz her gün onlarca insanımızın canlarına ve mallarına malolan trafik kazalarıyla ilgilenme meselesini yine bürokratların sırtına bırakmıştır.Bürokratlık sorunları çözen değil,sorunların çözümü için kendilerine verilen şablonları uygulayan birimdir.

    Anlayacağınız devlet ne trafik kazalarını önleyebiliyor,ne de trafik kazası yapan vatandaşlarına hakkıyla sahip çıkabiliyor.

      Başbakan bundan bir buçuk yıl önce akla ziyan bir açıklama yaptı:"ABD bizim sağlık reformlarımızı araştırıyor." Neden efendim? "Kendi ülkelerin de uygulamak için..." Eğer ABD sıkandallarla dolu sağlık sistemimizi araştırıyorsa ve üstelik bunu kendi ülkesinde uygulamak için yapıyorsa ABD'nin devlet aklından şüphe etmek lazım.

      Başbakan sağlıkta büyük devrimler yapıldığıyla övünürken dün gece yarısı ,Türkiye'nin en büyük şehrinde,bir hastanenin iki km ötesinde iki vatandaş yaklaşık bir saat ağır yaralı vaziyette ambulansın gelmesini bekledi.

     Sağlık bakanı Recep Akdağ en çalışkan bakan olarak nitelenirken sağlık bakanlığı ambulansları yaralılara yetişemedi.

    Üstelik bu olay bir istisna değil.

    Elbette her şeyin suçlusu devlet değil.Her şeyin sorumlusu devlet değil.Ama devletimiz malesef yığınla konuda çok çok yetersiz.Ve bu devleti geliştirmesi,yeterli hale getirmesi gerekenler birbirleriyle , ucuz hesaplar uğruna tutuştukları kavgayla meşguller.Üstelik kazalar ve gelmeyen ambulanslar sürekli haber bültenlerini işgal ederlerken.

    Netice de burası Türkiye...

    Her an kaza yapabiliriz.Ve kuvvetle muhtemel ambulans zamanın da gelmez. Ve yukarıda anlatılan acıları belki de daha fazlasını yaşayabiliriz.

    Allah vermesin,ama siz siz olun,trafiğe çıktığınızda çok dikkatli olun..

    Burası Türkiye...Temkini elden bırakmaya gelmez...

HAYDARPAŞA:BENİ BİR İŞÇİNİN KAYNAK MAKİNESİNDEN ÇIKAN KIVILCIM DEĞİL KÖHNEMİŞ BİR ZİHNİYET YAKTI...

  
      Martılar ağladı,bizde ağladık,ama onlar ağlayamadı Haydarpaşa...Onlar ağlayamadı sen yanarken...
  



      Haydarpaşa'nın niçin yandığını yetkililer bulamadılar.Günlerdir çalışıyorlar güya.Çatıda restore çalışmalarında bulunan işçiler sorgulanmış,gar personelinin bilgisine başvurulmuş,olay yeri incelemeleri yapılmış ama yangının neden çıktığına dair bir netice alınamamış..Öyle ki ,kudretli devletimizin Haydarpaşa'yı yakan nedenler hakkında en ufak bir bilgisi yok.

     Rezalete bakar mısınız? Haydarpaşanın yanışına mı yanarsın,bunu yapanların cezasız kalışına mı , devlet-i aalaa'mızın sorumsuzluğuna mı?

    Meğer olay başkaymış...Haydarpaşayı yakan kıvılcım elektrik kontağından ya da işçilerin kaynak yaptığı makineden çıkmamış.Haydarpaşanın yanmasına neden olan bir insan değilmiş.Ki öyle olsaydı devlet-i ulviyemiz şimdiye kadar çoktaaann sorumluları bulmaz mıydı?Çok çabuk,olayın olduğu günün ertesin de buluverir , gerekeni  yapardı...Ama yapamadı..Neden ?Çünkü Haydarpaşa'yı yakan bir insan değilmiş...

   Bu öyle bir şey ki suçluya ulaşamazsın...Ulaşsan bile bir şey elde edemezsin,cezalandıramazsın,değiştiremez-
sin...Eğer bir suçu işleyen oysa ona güç yetiremezsin.Ve en kötüsü o işlenen suçlar gelecekte de varlığını sürdürür.Haydarpaşa'nın üçüncü kez yanmasınında nedeni o şeydir...

    Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım dün açıklama yapmış.." Yüz elli yıldır tarihi binaların restorasyonu nasıl yapılıyorsa Haydarpaşa'nın restorasyonuda aynı yolla yapılır,yapıldı" diyor bakan..Yani her şey prosedüre uygun bir şekilde yapıldı öyle mi sayın bakan?Ama yüz elli yıllık diyorsun,yüz elli yıldır diyorsun?Ne dediğinin farkında mısın sayın bakan?

    Ve dün sabah saatlerinde bilirkişi heyeti Haydarpaşa Garına ulaşır.Amaçları yangının çıkış nedenini bulmak..Gar müdürü kapıda karşılar onları,büyük bir nezaketle...Heyetin üyeleri de rahat bir nefes alırlar ,gar müdürü bize yardımcı olur ,çabucak olayın sorumlusunu bulur işimizi bitiririz diye..Önce çaylar içilir müdürün odasında hoş bir sohbet eşliğinde.Ardından neşe içinde ,gülüşerek yukarıya,yangının çıktığı kata geçilir,yanlarında gar müdürü de olduğu halde.Heyet müdürün kendilerine eşlik etme nezaketini göstermesinden memnundur.

    Vakıanın vuku bulduğu yere ulaştıklarında durum değişir.Zevatın neşeli halinin yerini buruk bir hüzün alır ,iç burkucu manzara karşısında...Yüz yıllık bir anıtın içine düşürüldüğü durum içler acısıdır ve bu manzara karşısında bir yüreğin mesruriyetini koruması mümkün değildir.İtidal kaybetmemek mümkün değildir.Heyetin tüm üyelerinin yüzünde memnuniyetsiz ifadeler dolaşmaya başlar.Ve sanırım orada anlarlar,bu yangını kimin çıkardığının,bu yangının nedenlerini bulmanın hiçte sandıkları gibi kolay olmayacağını.Çünkü bu yangını bir insanın çıkarabileceğine olan inançları kaybolmuştur, gördükleri manzara karşısında.

    Çaresiz çalışmalarına başlarlar.

     21.yüzyılda,yani post-enformasyon çağında "bilirkişi olay yeri incelemesi prosedürünün birinci ve olmazsa olmaz aşaması" na geçilir.Güvenlik kameraları kaydı gar müdüründen istenir.

     İstenir de istenmesine,istendiğiyle kalınması gerekmektedir.Çünkü böyle bir kayıt yoktur.Böyle bir kaydı tutacak kameralar yoktur.Milenyumun  birinci çağında ,kuruyemişçi dükkanlarında bile olan güvenlik kameralarından bir tane bile yoktur Haydarpaşa'da.

    Ne kadar acı değil mi?

    Kültür bakanı " orjinali bozulmadan tadilatın yapılacağını,yapının eski haline dönüştürüleceğini" söylemiş.Doğrusu ben merak ediyorum:Bir tek güvenlik kamerası bile koymayı akıl edemeyecek kadar akılsız bir devlet nasıl yüzyıllık yapıyı orjinalinin aynısı olarak eski haline döndürecek?

    Elbette döndürecemeyecek...Elbette hiçbirisinin umrunda olmayacak...Elbette Haydarpaşa'ya olanların hesabını kimse vermeyecek...Ve olay unutulup gidecek...En kötüsü de bu tür olaylar bundan sonrada yaşanmaya devam edecek...

     Bilirkişi heyeti nasıl bir çalışma yapacak,nasıl bir rapor hazırlayacak bilemeyiz ama açık olan bir şey var:HAYDARPAŞA'YI BİR İNSAN HATASI YAKMAMIŞTIR.HAYDARPAŞA'YI BİR ZİHNİYET YAKMIŞTIR.150 SENEDİR ANITSAL MİMARİLERİ AYNI YÖNTEMLE RESTORE ETTİĞİNİ İTİRAF EDEN ZİHNİYET.2010 YILINDA ,ÜLKENİN EN ANLAMLI MEKANLARINDAN BİRİNİ KORUMAK İÇİN BİR ADET BİLE OLSA BİR GÜVENLİK KAMERASI YERLEŞTİRMEYİ AKIL EDEMEYEN ZİHNİYET.YANMIŞ ,KÜL OLMUŞ BİR ABİDEYİ ORİJİNALİNE SADIK KALARAK ESKİ HALİNE DÖNDÜREBİLECEĞİNİ ZANNEDEN ZİHNİYET.

    İşte bu yüzden Haydarpaşa'nın failleri bulunamayacak...

   Ve Haydarpaşa ve diğer tüm anıtsal mekanlar bu zihniyet varoldukça güvende olamayacak....

29 Kasım 2010 Pazartesi

MARTILARI AĞLATAN YANGIN :HAYDARPAŞA

 
Martılar bile ağladı,bizde ağladık sen yanarken inan buna Haydarpaşa.

   Haydarpaşa garından alevler yükselirken yüreğimden bir şeylerin akıp gittiğini duyumsadım.İnsanlarımızın yetersiz tepkisine ise üzüldüm açıkçası.Devletin zirvesinin yangından hemen sonra orada olmasını beklerdim doğrusu.Başbakan'ın İsrail takıntısına kısa bir süre ara vermesini,Haydarpaşa yangınıyla ilgili geniş değerlendirmeler yapmasını,hatayı bizzat kendisinin yerinde tespit edip,sorumlularla ilgili yine bizzat kendisinin ilgilenmesini ne kadar çok beklediğimi ve beklentimin gerçekleşmemesinin bende oluşturduğu hayal kırıklığını anlatmam mümkün değil.Böyle bir varlığın başına gelenlerin vali düzeyinde bir ilgiyi haketmediğini düşünüyorum.Olayın ardından yapılan açıklamaların, kültürel bir mirastan öte ,Türkiye'de yaşayan çoğu vatandaşın hayatlarının içinde önemli tinsel bir mekan olması nedeniyle de çok cılız olduğu aşikar.Sabah saatlerinde yetkililer henüz olayın sebebinin araştırıldığını söylüyorlardı.Bu söylemlerin rahatlığı maalesef bir çok insan gibi benim de yüreğimi yakmaya yetti.

    Haydarpaşa'da yaşanan bu olay sıradan bir kaza olarak açıklanamaz,açıklanmamalı.Hükumetin bir çok eylemine objektif yaklaşması gereken bir medya da böyle bir hadise karşısında objektif bir sertlikle hükumeti eleştirmeliydi.Manşetler Wikileaks depremi değil Haydarpaşa yangını olmalıydı.Hükumete olayın ciddiyeti belirgin bir şekilde hissettirilmeliydi.Olur olmaz,küçücük hadiseler için sokağa dökülenler acaba Haydarpaşa yangınında neredeydiler? İşçi eylemlerini desteklemek için anında reaksiyon gösteren sol cenah mensupları aynı şeyi neden Haydarpaşa için neden yapmadılar?Muhalefet partilerinin siyasi bağırışlarına Haydarpaşa'dan içimizi eriterek yükselen dumanlar neden bir soluk olmadı?MHP ve CHP hatta BDP hükumete söylenmedik söz bırakmadıkları halde neden bu konuda bir paragraflık bile olsa bir eleştiri yayınlamadılar?Kimseyi suçlamak istemiyorum ,lakin,bu bunların hiç birisinin olmadığı gerçeğini değiştirmez.Ne başbakan,ne de bakanlar Haydarpaşa'ya gelmeyi gerek görmediler.Cumhurbaşkanı üstelik programında boşluk olmasına rağmen Haydarpaşa'ya gelmedi,Çankaya Köşkü Muhafız Alayını ziyaret edip,orada öğle yemeği yemeyi tercih etti.Belki yarın,ertesi gün,veya daha ileri ki tarihlerde herbiri çeşitli açıklamalar yapacaklar ama bir gerçek değişmemecesine zihinlerimizde kalmaya devam edecek:HAYDARPAŞA emin ellerde değil.

     Türkiye'de her mekanda çeşitli kazalar olabilir.Kazadır.Ve insanlar hata yapmaya açıktır..Ama iş Haydarpaşa'ya gelince durum farklıdır.Haydarpaşa'da yapılacak her türlü bakım,onarım,restorasyon çalışmaları üst düzey tedbirlerle ve profesyonel ekipler eliyle yapılmak zorundadır.Haydarpaşayı bırakın yakıp kül etmeyi,tarihi dokusuna zarar verme konusunda küçücük ihtimaller bile göz önünde tutulmalı ve ona göre davranılmalıdır.Bütün bu olağanüstü titizlenmelere rağmen eğer birileri bir hata yapmışsa bu hatanın bedeli de ağır olmalıdır.Peki ,bir bedel ödeyen olmuş mudur?Şu ana kadar daha olayın sebebi bile aydıntılamamışken tabi ki bu soru mantık dairesinde bir soru değil...Sürekli Türkiye'de kültürel anlamda büyük değişimler meydana geldiğini söyleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay maalesef bu olayla bu konuda ki değişimlerin henüz çok cılız olduğunu ve katedilmesi gereken daha çook uzun mesafelerin bulunduğunu anlamalıdır.

    Olan oldu,olana bir yapacağımız yok.Ama olacak olanlar için hiç bir şeyin yapılmıyor olması,henüz konuyla ilgili kısa vadede atılması gereken adımların atılmamış olması üzücü ve aynı zamanda da düşündürücüdür.Nedir kısa vadede yapılması gerekenler: Bir kere,öncelikle sorumlular hakkında gerekenin yapılması için olayın nedenlerinin tam anlamıyla ortaya çıkmasının beklenmemesi gerekir.TCDD genel müdürünün savunma vermesi gerekmektedir.Haydarpaşa garının personeli tümüyle değiştirilmeli ve yerlerine en iyi şekilde eğitimlerini tamamlamış,alanlarında uzman profesyonel personelin getirilmesi elzemdir.Haydarpaşa'ya özel bakım,onarım,restorasyon yönetmeliği çıkarılmalıdır,eğer varsa kesinlikle değiştirilmelidir.Ayrıca garın her türlü güvenliği gerekli teknolojik altyapıyla sağlanmalıdır.Oysa son olayda anlaşılmıştır ki İstanbul yangını söndürürken bile deniz suyuna muhtaç olarak bu konuda ki yetersizliğini ortaya koymuştur.

    Bu konuda daha söylenecek çok söz var belki...Çünkü orası sıradan bir mekan değil.İstanbullular için olduğu kadar tüm Türkiyeliler'in ortak manevi değeridir.Doğrusu böyle üzerine titrenilmesi gereken bir güncel değerin yetkililerden ve biz insanlardan gördüğü muamele maalesef haksızdır.

   Dün Haydarpaşa'yı öyle görünce içimden bir şeylerin kopup benden uzaklaştığını hissettim.Üniversite hayatım boyunca belkide yüzlerce kez içinde,sağında ,solunda,karşısında, neşeyle yaşayarak anılar biriktirmiştim.Alevlerin tarihi mirasla beraber o anılarıda yakıp kül etmesinden korktum ve yangının son bulmasını bir korku filmini izler gibi ya da bir işkencenin bitmesi için yalvarır gibi izledim.Bir çok yurttaşımızın da bu duyguları paylaştığını biliyorum.

   Ve bundan sonra bari olmasa temennisinde bulunmak istiyorum ama şu ana kadar yapılanlardan bu temennininde boş olduğu kanısı hakim içimde....

   Bu yüzdende O'nu Allah'a emanet ediyorum...