Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2011 Pazartesi

BİR SİSTEM Mİ ÇÖKÜYOR NE!!!

   

     Yalanlarla ve kirli siyasetle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti sistemi çökmeye doğru gidiyor. Yaşanan her olay bunun açık bir göstergesidir. Yıkılış çok acı,çok katmerli  olacaktır,bunda şüphe yok ama önemli olan bu yıkıntının altında kimler kalacak?

     Zaten bu ipin bu yükü taşıyamayacağı en başından belliydi. Yıllardır pamuk ipliğine bağlı olarak varlığını sürdüren sistemin içinden yükselen çatırdamaları duymamak son kertede  mümkün değil.Hiç kimse kendisini kandırmasın,Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır diye, otuz yıldan bu yana yaşadığımız ve bu gün gelinen noktada yaşananları düşündüğümüzde devlet sistemi olarak bir yok oluşun açık belirtilerini algılamak zor değil.

     Mesele bir siyasi krizin çıkması ya da çıkmaması değil. Mesele ortada bir siyasetin olmaması. Siyaset bu gün siyasi partilerin gerçekleştirdiği faaliyetler değil. Bu partilerin faaliyetlerinin politikayla uzaktan yakından alakası yok. Politika bir kamplaştırma ,ayrıştırma,hır çıkarma, gerginlik yaratma, aymazlık sanatı değildir. Tıpkı demokrasinin sokaklara dökülüp ,ellerine geçen her şeyi yakıp yıkan kalabalık azgınlığı olmadığı gibi. Tıpkı ifade özgürlüğünün insanların her şeye ve herkese karşı ağızlarına gelen her sözü söyleyememesi gibi.

      Bu gün bir bardak suda fırtına koparmaya çalışan siyasetçiler büyük bir yanılgının içindedirler. O siyasetçilerin peşine düşmüş,onlardan kurtuluş bekleyen sıradan bireylerin oluşturduğu yığınlar daha büyük bir yanılgının içindedirler. Kendilerine aydın diyen ve politikacıların davranış biçimlerini ya türlü nedenlerle reddetmeyen,öven ya da sanki yaşananların iler tutar yanı varmış gibi ,kaosun yaratıcı tarafları arasında taraf olmaya çalışan kişiler de aynı derecede büyük yanılgı içerisindedirler. Akil bir insanın şu an yaşanmakta olanları anlaması ,içine sindirmesi ve bilinçli ya da bilinçsiz ,yaratılmış olan bu tehlikeli ve ölümcül kamplaşmanın içinde ve kamplardan birinin yanında yer almaya ikna olması mümkün değildir.Ama görülüyor ki milyonlarca insan bu korkunç kutuplaşmanın menziline çekilmiş durumda. Sistem kendi kendini patlatmaya doğru gidiyor , kimse olacakların farkında değil.

       Türkiye Cumhuriyeti devletinin başından beri tepeden inmeci ve demir yumruk karakteristiği bilinen bir şey. Tepeden inmeci yaklaşım oldum olası her zaman vardı ve olmaya da devam edecekti zaten. Ama artık demir yumruk işlerliğini büyük oranda yitirmiş durumda. Artık dünyanın gözleri önünde hiç kimse katliam yapmayı deneyemez bu ülkede .Sistem esir ettiği rehineleri korkuyla durduracak silahı kaybetti. Artık bu ülke de hiç bir kutup yerinde durmayacaktır. Çünkü demir yumruk olmadan bu ülke insanını bir arada ,huzur içinde yaşatmak bu yoğun kamplaştırma faaliyetlerine rağmen mümkün değildir. Bunun en önemli nedeni bir demokrasi kültürünün olmamasıdır. Siyasiler kartlarını maalesef ki aptalca bir biçimde insanları birbirlerine düşürme yolunda kullanıyorlar. Bu sistem çöküp yerini kaosa bıraktığında orta da yönetecek bir sistem bulabilecekler mi?

       Bir diğer konu Türkler ve Kürtler sadece ismen birbirlerine benzemezler. Bu iki halkın birbirleriyle hemen hemen aynı olan bir özelliği vardır ki "savaşçı" olmalarıdır. TSK'nın PKK'yı otuz yıldır bir türlü yenememiş olması, TSK'nın da PKK'nın da yenişememelerine ve onca kayıplarına rağmen bir türlü vazgeçememeleri bunun açık bir göstergesidir. Bunların her ikisi de birer örgüttür. Mantık sınırları içerisinde hareket edebilmeleri gerekir, ki bir çok nokta da bunu yapaliyorlarken maalesef konu birbirleri olunca savaşmaktan başka mantıklı bir yol akıllarına gelmemektedir. Dünyanın en savaşçı halklarından olan bu iki halkı birbiriyle savaşacak biçimde germek ve bu gerginlik için siyasilerin can siparane göstermiş olduğu azim ve gayret esasında çok tehlikelidir.Bu sistem bu tehlikenin altından kalkamaz.

       İki kardeş ve dost halkın arasına nifak tohumları serpiştirilmektedir. PKK yavaş yavaş huzur bozucu hiziplerini batıya ve Türkler'in yoğun yaşadığı bölgelere doğru kaydırmaktadır. Çok küçük bir emsal vermek gerekirse , tarihinde hiç bir zaman Kürtçü bir gösteriye ev sahipliği yapmamış bazı büyük şehirlerimizde de BDP'lilerin olaylar çıkardıklarına şahit olmaktayız. Molotoflu, taşlı sopalı bu eylemlerin Türk yoğun bölgelere sıçratılması ve bu yönde gayretlerin artmış olması düşündürücüdür. Bu resmen Türkler'i Kürtler'in üzerine çekmeye çalışmaktır ki, kamplaşma ve hizipleşmenin en tehlikeli boyutudur.PKK'nın ve onun siyasi uzantısı BDP'nin faaliyetlerinde ki bu evrimi görmemek mümkün değil..Artık sıra iki halkın birbirine düşman edilmesine geldi gibi görünüyor.

        Diğer yandan önemli bir hususta sistemin fedailiğini yapan Kemalist cephe ile çok uzun bir süre sistemin baskısı altında yaşamış dindar cephede  yaşananlardır. Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davalarının ardından meydana gelen reaksiyon ciddi ve manidardır. Bu davalar sadece dokunulmazlara dokunuluyor şeklinde yorumlanamaz. Sistem kendi öz evlatlarını yutmaya başlamıştır. Sistemin öz evlatları artık babalarından sıkılmaya başlamışlardır. Bir yerde sistem çıldırmaya doğru gitmektedir.Bunun çok sayıda somut örnekleri mevcuttur. Laiklik, Atatürk milliyetçiliği, Atatürkçülük vs gibi kavramlarla özdeşleşmiş CHP delegasyonunun bütün bir seçim çalışmaları boyunca bu kavramları özellikle kullanmamaya özen göstermesi düşündürücüdür. TSK'nin Erbakan'ın cenazesine gönderdiği çelenkte hakeza aynı kefededir. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin laik anayasasından ve kanunlarından rejimin iflah olmaz savunucuları olan ,moda tabirle ulusalcı denen kesimin  en çok şikayet eder hale gelmeleri rejim açısından inanılması güç bir hadisedir. .Diğer yandan çok uzunca süreler sistemin tüm baskılarına göğüs germiş , rejim tarafından kendilerine yapılan her türlü aşağılamaya tahammül etmiş , büyük bir sabır ve engin bir fedakarlıkla , silahlı yollara başvurmaktan kaçınmış ve kendisini yine çok çetin yollarla politik arenaya dahil etmiş, müslüman dindarlar   artık rol değiştirmişlerdir. Bir zamanlar yargılananlarken artık yargılayan durumundadırlar. İnançları gereğince hiç benimsememelerine rağmen uzlaşmalarının mümkün olmadığı rejimin ekipmanlarını kendilerine bunca zaman kan kusturanlara karşı kullanmaktadırlar. Bu kullanış rejimin asıl taraftarlarını rejimden soğumuş hale getirecektir hiç şüphesiz.

        Türkiye devlet sisteminde paradigmalar beklenmedik biçimlerde ve hızlarda değişiyor. Dünün "üç beş çapulcusu" PKK artık meclisin meşruiyetini belirleme iddiasında. Dünün ezilmiş ,aşağılanmış dindarları bu gün liderleri eliyle paşalara hükmetmekte. Dünün Kemalistler'i bu gün Kemal ismini korkarak anmakta. Dünün bölücü başısı bu gün müzakerelerde. Dün neyse aynı kalan ve hiç yer değiştirmeyen tek kesim komünistler ve onlarda en azından şu an için adet olarak ihmal edilebilir seviyede.Buna karşılık darbe yollarıda en azından şimdilik pek açık görünmüyor. Sistem ana kolonlarını ,kirişlerini kaybediyor. Kazan kaynamakta ve bu kazanda sanki kaynayan sadece buharlaşıp yok olacak su değil.Önümüzde ki çeyrek yüzyıllık süreç Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde durduğu çok kırılgan zemin açısından çok farklı gelişmelere gebe gibi görünüyor. Deprem öncü sarsıntılarını çoktan gerçekleştirdi ve tsunami belirtileri artık gün gibi aşikar. Kavgaların ortasında heba olup gitmemek adına artık bu ülke vatandaşlarının öz duruşlarını kontrol etmenin zamanıdır. Fırtına yaklaşmaktadır.Deniz bitmiştir. Her şeyin hayırlısı...

21 Haziran 2011 Salı

STOCKHOLM SENDROMU;YOK ARTIK!!!



     Sonunda bu da oldu. Milyonlarca insana bir ruh hastası demedikleri kalmıştı , onu da dediler, kurtuldular.Hayırlı uğurlu olsun vatana millete. CHP'ye bol muhalefetli günler artık bundan sonra.

     Gözünü iktidar bürümek böyle bir şey sanırım. Önceleri bu işleri kendileri yapmazken,halka hakareti üçüncü ağızlara ya da kalemşorlere bırakırken artık iktidarsızlık beyinlerine vurmuş olacak ki ağızlarının kontrolünü kaybettiler. Şimdi de izah etmeye çalışıyor beyfendiler, " biz o terimi yüzde ellinin tamamı için değil, bir kısmı için kullandık."

      "Gözünüzü iktidar doyursun." Söylenecek daha da bir şey yok bu şahıslar için.

       Türkiye'ye ve Türk Halkı'na demokrasiyi ve siyasal tercih hakkını çok gören bir zihniyettir bu. Bu zihniyetin kökleri Osmanlı'nın başlangıç dönemlerine kadar gider.Türkler için konuşursak daha eskilere de..İnsanlar arasında adı konulmuş bir sınıf ayrımının olmadığı Osmanlı Toplum yapısı aslında aslında tam olarak elitizm esasına dayanıyordu. "Avam" kavramı sıradan vatandaşlar olarak büyük bir kesimi ifade ediyordu. Avam tabakası cahildi ve devlete kesin olarak muhtaçtı. Devlet onlara yaşama şansı veriyor ve devlet ricali "eğer kendileri olmazsa bu insanların birer hiç" olduğuna inanıyorlardı. Bir yandan da padişah mutlak otoriter idi ve bu iddiasını mutlak bir biçimde sürdürebilmek için en büyük ihtiyacı  avamın çokluğuydu. Bunun için küçüklük teşfik edilirdi. Güçlenmek,mal biriktirmek, çok zenginleşmek gibi büyümeyi  ifade eden kavramlar dışlanırdı. Bu türden kişiler "ekabir" olarak nitelenir ve dikkatle izlenirdi. Bu gün bu ülke de yaşayan insanlar bir topluluğu ifade ediyorsa bu topluluğun bilinç altı Osmanlıdır. Bu bilinçaltını değiştirmek çok uzun süreçlere mal olur. Yok edip yerine yeni bir bilinç altı elde etmek ise mümkün değildir.

      Osmanlı zamanının şartları içerisinde ,bu sistemle ,bütün iç enerjisini tepeye kanalize edip, ortaya çıkan kuvvetle üç kıta da adından söz ettirmiş bir büyük cihan devletiydi şüphesiz. Bu günkü Türkiye ise çok farklı bir noktadadır.Kafa olarak hala bir takım eskilikler bulunsa da şartlar ve yaşam artık çok farklıdır.

     Türkiye artık devlet idaresinde demokrasi oyununu seçmiştir.Bu çok makul bir seçimdir. Demokrasiye karşıysanız ,ki bu da hakkınızdır, saygı duyulur, sorun yok ama bunu açıkça dillendirmelisiniz. Hem demokrat olup hem de Stokholm Sendrom'u örneği vermek bir çelişkidir. Bu çelişki sizi olduğunuz yerde saydırmaya devam eder bir siyasi parti olarak.

     

20 Haziran 2011 Pazartesi

YÜZDE ELLİ

 

  1 milyon 250 bin kişi...Korkunç bir sayı bu.Bu sayıyı korkunç yapan şey bu kadar insanın böyle bir konuda gönüllü olmaya ikna olmuş olması.Hangi konuda mı? Ak Parti'nin seçim çalışmalarında hiç bir ücret almaksızın ,gönüllü olarak çalışmak konusunda.

    Bu 1,25 milyon insanın yarıdan fazlası kadın,ve büyük bir çoğunluğu otuz yaş altı imiş. Bu şahıslar ev ev,kapı kapı dolaşıp Ak Parti'ye oy istemişler. Ak Parti'nin sekiz yıllık dönemde ki icraatlarını anlatmışlar. Gelecek dört yılda ulaşmayı planladığı hedefleri de.

     2023 vizyonundan sözetmişler.Çılgın projeler , dev şehir hastaneleri, yerli otomobil, savunma sanayii  vs bir sürü başlık. Üstelik teknolojiden ve zengin bir iktidar partisi olmanın geniş olanaklarından da yararlanmışlar. Ve Ak Parti yüzde 50'yi nasıl çıkardı sandıktan?İşte böyle çıkardı.

    Bu argüman önemlidir.Bir gönüllüler ordusu bir parti için ,hele hele bir iktidar partisi için muhteşem avantajlar sağlayabilir. Ama yaklaşım da oldukça önemlidir. Bu gönüllü kalabalık gönüllü olduk ,tamam deyip işe başlamamışlar. Önce belirli bir süre "temel halkla ilişkiler" eğitimi almışlar.Sonra planlama departmanı devreye gitmiş.1,25 milyon bedava insanın ne tarz bir çalışma yapacağının programı en ince detaylara kadar belirlenmiş.Gidilecek evler,konuşulacak kişiler tek tek belirlenmiş ve sonra da oy operasyonları için düğmeye basılmış.

    Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Ama sadece kulağa hoş geliyor. Kabaca dışarıdan baktığınızda bunda sempatik bir yan buluyorsunuz. İçine girince, derinine inince elbette başka başka sorunlar gündeme geliyor.

    Doğrusunu söylemek gerekirse hayatımda hiç bir siyasi parti mitingine katılmış değilim. Hiç bir siyasi oluşum içimde bir parça bile olsa bir sempati uyandırmamıştır.Atatürk devrimleri bile benim için bir vızırtıdan ibarettir. Bu insanların,bu kafa yapısının bizi mutluluğa eristireceği inancı maalesef bende hiç oluşamamıştır.Bu sadece iktidar partisi için değil diğer partiler,siyasetçiler,bürokratlar ,teknotratlar vs tamamı için geçerlidir.Ama en çokta anlamadığım şey pastadan çok küçük dilimler alabilecek sıradan insanların bu kadar, kendilerini siyasete bir malzeme gibi sunmalarıdır.  On binlerce insan, o kavurucu yaz sıcağında ,kendini lider sanan bir cahilin, saatlerce ,bir ceviz kabuğunu doldurmayacak ,değersiz,anlamsız,yararsız sözlerini dinlemek için niye miting alanına gider?Ne anlar bundan? O miting alnında saatlerce beklemenin karşılığı nedir? Oraya onları gönderen nedir?

     Aslında yapmaya çalıştığım şey o insanları hor görmek,küçümsemek, aşağılamak ya da bu tercihlerini aptalca bulmak falan değil. Herkes dilediğini yapmakta özgürdür. Özgürlüğünüzün sınırlarını zaten birileri belirlemiştir.Dilesenizde o sınırı aşamazsınız. Aşarsanız başınıza bi şeyler gelir.

      Anlamak istiyorum, niye?

      Anlayabilir miyim? Galiba bu kafa yapısıyla hiç bir zaman...Yine de üzerine düşünmekten kendimi alamıyorum. Böyle bir yığınla çevrili durumdayım.Ve ister istemez etkileniyorum. Bilinç altımı karıştırıyorlar, davranışlarıma tesir ediyorlar ve ben sanki bu insanları anlarsam , bu davranış kalıplarından kendimi daha kolay uzak tutabilirim.

11 Haziran 2011 Cumartesi

SEÇİM Mİ DEDİNİZ?PARDON!NE SEÇİYORUZ?

Hepiniz aynısınız.Birbirinizden tek bir farkınız var oda adlarınız...


     İnsanları bir çok noktada anlamak çok güç. Özellikle siyasi faaliyetlerin odağında bulunanları.Bunlar arasında da en çok siyasete malzeme olan sıradan insanları.Çok merak ediyorum, Türkiye ölçeğinde belirli siyasi partilerin ve siyasi liderlerin etrafında kümelenen kitleler gerçekten bu zavallıların kendilerine mutluluk getirebileceği inancı içerisindeler mi? Ya da aslında gönül verdiklerini düşündükleri siyasi oluşumların ve liderlerin ellerinde  sadece basit birer malzeme olduklarını anlamak çok mu güç?

    Seçim arefesinde olmamız nedeniyle siyasi arenayı ülkemde ki pek çok birey gibi ben de ibretle,endişeyle iziliyorum.Özellikle liderlerin ekranlara ,meydanlara ve basına verdikleri mülakatları kaçırmamaya özen gösteriyorum.Bunun yanında gazeteci,aydın,akademisyen tayfasının da yazıp çizdiklerini takip ediyorum. Bir de buna ek olarak çevremde ki insanlarla bu konular hakkında konuşarak yaşadığım bölgede ulaşabildiğim insanların düşüncelerini öğreniyorum. Elde ettiğim neticeler benim için sürpriz olmasa da hiç iç açıcı ,umut vadedici neticeler değil. İnsanları aslında ayıran sadece destekledikleri  partiler gibi görünüyor. Pençesine düştükleri zihniyet ise neredeyse tümüyle aynı. Herkes kendi tuttuğu partiye karşı olağanüstü övgüler düzerken başkalarının kine de olağanüstü bir negatif reaksiyon göstermekte. Aslında herkese göre sorun aynı: Kendi tuttukları partinin iktidar olmaması. İktidar partisinin yandaşları da partilerini,liderlerini pir-ü pak görüyorlar. Onlara göre liderleri sütten çıkmış ak kaşık. Bir tarafta mensubu oldukları parti bir iktidar olsa her şeyin değişeceğine inananlar diğer tarafta mensubu oldukları iktidar partisinin ülkeyi güllük gülistan ettiği. Gerçekse bu iki birbirine çok benzer zihniyetin inandığı şeyin çok uzağında. Ülke bu gün güllük gülistanlık değil. İktidar partisi sorunları çözemedi ,bunu hepimiz biliyoruz . Muhalefette ki partilerin ve liderlerinin hiç birinin de bu ülkede ki sorunları çözebilecek kabiliyete,liyakate,bilgiye ,dünya görüşüne,düşünce yapısına ve vizyona sahip olmadıkalrını biliyoruz. Ki bunlar arasında bazıları akl-ı acziyette bizi oldukça şaşırtan cümleler kuruyorlar:"Sözlerimi iktidar olduğum ilk dört ay içinde gerçekleştiremezsem istifa edeceğim.."Böyle bir ortamda yarın bu ülke de yaşayan insanların yarısı sandık başına gidip oy kullanacaklar. Ve ben merak ediyorum ,yarın ki seçim bizim hayatımızda ne değiştirecek?

      En büyük sorunumuz sorgulamamak.Yeterince derin düşünmemek. Birazcık sağduyulu ve akıllı bir biçimde düşünebilsek inanıyorum ki yarın bu ülke de hiç bir yurttaş sandığa gidip oy kullanmaya zahmet bile etmez. Çözümün bu olduğuna inandığımdan da söylemiyorum bunu ama akıl ve mantık süzgecinden geçirdiğim her politik şahsiyet bana oy kullanmaya değer gibi gelmiyor.

5 Haziran 2011 Pazar

ADALET İSTİYORUM



    Nev-i şahsına münhasır bir insan olmayı ne çok isterdim. Ruhen tabi.. Ama aldılar..O isteğimi gerçekleştireceğim araçlarımı ömrümün ilk beş yılında elimden aldılar..Sonra ki zamanlarda da yok ettiler..
Hepsi.Hepsi bunu yaptı.Ailem,toplum,cemaat,devlet,okul vs.

    Yoo yooo, ben bir anarşist değilim,sözlerimden bu anlaşılmasın.Hatta bana göre en saçma ideoloji anarşizmdir. Kastettiğim bu değil..İnsan olmaktan söz ediyorum. İstekleri,tutkuları,hataları,iniş ve çıkışları ile insan.Yani bir makina gibi tıkır tıkır işleyen ya da işlemeyi amaçlayan sistemlerin altında yaşayan değil.Tıpkı insanın ruhu ya da egosu gibi esnek ve sofistike davranabilen bir sistem. Yani ,örneğin daha detaylı tasarlanmış yasalar. En ince detayına kadar insana has yasalar.Yasaları insanlaştırmadığımız sürece insanlar hep bütün düzenlerin altında acı çekmeyi sürdürecekler.

    Mesela ,doğar doğmaz bir bireye nüfus cüzdanı dayatmayan bir devlet. Bireye, kendisini reddetme hakkını tanıyan bir devlet...Sınırları içerisinde kendisini ve kurallarını reddeden bireylerin özgürce yaşayacağı sahalar ,alanlar yaratan bir devlet..Her bireye devlet içinde devlet olabilme imkanını tanıyan devlet...Cezalandırıyorum diye tacizcisini,tecavüzcüsünü,sabi çocukları öldürmekten zevk alan ruhu insan olmaya uzak kimseleri ,zavallı ve hiç bir şeyden habersiz sivilleri öldüren teröristleri,organ tüccarlarını,adam doğrayan mafyaları beslemeyen bir devlet. Aksine onlari s.ktiredebilen bir devlet. Kudretinde öz güveni tam bir devlet.Çok zeki,çok hızlı,gerektiğinde çok sakin ve oturaklı,yetenekli,dahi bir devlet.

    Ben böyle bir devlet hayal ediyorum. Ama biliyorum,bu bir hayal. Bu sistemi sevmemek için illa düşman mı olmak gerekiyor her şeye? Buna gerek var mı? Sistemin dışında bir alan olsa ve dileyen gidebilse...Düşmanlık etmeden...Patlayıcı kullanmadan..Sistemin dışına çıkmakla çekeceği acılara karşılık kimseye acı çektirmeden.

    Ki şu an varolan en gelişmiş sistem bile yeterince ilkel. Devletin fonksiyonlarının gelişmiş olması ve koşulların Ortaçağ'dan daha iyi olması bir şey değiştirmiyor maalesef.Hala kaba saba,hantal,şişman ve medeniyetten uzak devlet tipleri altında dünya.Ve bu kadar cahil devlet örgütlenmelerinin dünyanın tüm ,her yerini parsellemesi hiçte adil değil. Yaşamak için sürekli güce ihtiyacı olan ve bu gücü elde etmek için de kendi içinde zorbaca meşrulaştırdığı güç ve şiddet kullanma mekanizmasını tıpkı doğada ki gibi vahşice kullanan dev bir gorilin ,21.yüzyıl devlet tipinin bütün yerküreyi santim santim parselleyip ,bütün insanlara bunu dayatmasından daha zorbaca ne var ki? Bunun adı isterse demokrasi olsun?

     Dışına çıkılabilecek bir sistem yeterince adildir. İnsanların ben seni reddediyorum ve senin iktidarının şemsiyesi altında yaşamak istemiyorum ve senden gidiyorum diyebildiği bir sistem yeterince adildir.

     Adil bir sistem için daha ne kadar acı çekmemiz gerekecek acaba insanlık olarak?
 

26 Ocak 2011 Çarşamba

U





    En büyük ve tek rakibinin havuzlu villalarına saldırdı önce. Sonra kendi üzerine kayıtlı havuzlu villa ortaya çıkınca "kem küm"...

    Türban sorununu biz çözeriz diye bağırdı. Türbanlıları rahibelere benzeten afişleri asan partilisine gerekli cezayı veremedi bile, "bunu yapanın cezasını veririz" cümlesini miting meydanında halka bağıra çağıra açıklamasına rağmen.

    Rakibi Erzurum kış oyunları için yağmayan kara takılmayıp taşıma karla kar platformunu hazır hale getirirken o "kar yağmaması bunların bereketsizliği " dedi.

    PKK 'lılar için genel af tezini ortaya attı ve çok geçmeden kendi içlerinden gelen tepkilere dayanamayıp meseleyi kapattı.

    Kurultaya çarşaf liste ile gidileceğini açıkladı , kurultay günü herkes blok listeyi gördü.

    29 Ekim resepsiyonuna gitmeyeceğiz diye açıklama yapan kurmayını jet yalanladı, 29 Ekim resepsiyonuna katılmadı.

     Eski genel sekreterin açıkladığı "U" dönüşlerinin hesabı bilinmiyor.


    Anlaşılıyor ki, Yerli Gandi siyaset deyince "U"lama anlıyor. Ve açık,bariz,insanların gözüne giren çarklar, dönüşler yapmayı siyaset sanıyor. Bunu hem kendi çevresindekilere karşı hem de rakiplerine karşı uyguluyor.

     Son yaptığı "U"yu anlamanın, sindirmenin ,kabullenmenin hiç bir yolu yok. Günlerce sağda solda, TV'de meydanda , gittiği her yerde dokunulmazlıkları konuştu. Dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğine inanan bir vatandaş olarak O'nun dokunulmazlık çıkışlarını hep takdirle karşılamıştım ben de, başka bir çok yurttaş gibi.Doğrusu bu konuda da bir "U" bekliyordum her an ; ama bu şekilde olacağını aklımın ucundan bile geçiremiyordum. Bu son "U" tam bir yılan dönüşü... Dokunulmazlıkların kaldırılması için bağıran adam şimdi birilerini cezaevinden dokunulmazlık zırhıyla kaçırmayı düşünüyor. Bu nasıl bir aymazlık, anlayamıyorum doğrusu. Bunu sizin telaffuz etmeniz bile sizin ne halt olduğunuzu açıklamaya yeter. İlk olarak Küçük Yalçın'ın bir TV programında ortaya attığı bu plan şimdi O'nun masasında. Ruh hastası Yalçın Küçük'ün açıkladığı plan yani...

     Ve yepyeni bir "U" tarzı daha böylece gün yüzüne çıkmış oldu. Her yerde "dokunulmazlıklar kalksın" diye bağıracaksın , sonra da birilerini, nedeni ne olursa olsun dokunulmazlık zırhıyla içerden çıkarma planları yapacaksın...Ve ahali de bunu görmezden gelecek sandığa gittiğinde...

    Bence birilerinin beyefendiye hatırlatması lazım bazı şeyleri. Demirel'in ununu elediğini ve eleğini astığını ve Demirel tarzı siyasetin artık Türkiye'de kitlesel bir taban bulamayacağını... Hatırlatmak , nasihat etmek fayda eder mi bilinmez, ama bir gerçek var ortada: Böyle giderse iktidar CHP için bir düş olarak kalmaya devam edecek...    

24 Ocak 2011 Pazartesi

SAÇMALIKLARIMIZ




    Osman Can...Anayasa Mahkemesi eski raportörü...Diyarbakır'da bir panelde konuşmuş...Gazetecilere göre hayli enteresan cümleler kurmuş... Ki bizim medyanın en çok ilgilendiği cümlesi ise " Ankara'da ki geri zekalı efendiler" tümcesinin geçtiği cümle...Yani Ankara'da yaşayan efendilere "geri zekalı" demiş...

    Belli ki saçmalıklar canına tak dedirtmiş Osman Can'ın..Kendisini tutamayıp içindekileri döküvermiş. Bir insan,bir vatandaş olarak gördükleri ona bu sözleri söyletmiş... Çünkü kendisini az biraz tanırım...Kitaplarını,makalelerini okumuşluğum var.Kimseye kolay kolay "geri zekalı" deyiverebilecek ebatta bir insan değil...

   Memleketin dört yanından saçmalık fışkırıyorken birinin bu saçmalıklara isyan etmemesi için öyle , entellektüel, akademisyen, yüksek bürokrat vs olması falan yetmiyor. Üstelik isyan cümlelerinin bir zamanı ya da mekanı olamıyor maalesef... İnsan kalabalık bir dinleyici topluluğunun karşısındayken bile isyanını dillendiriverebiliyor...


     Saçmalıklara gelince...Hangi birini yazalım ki şimdi buraya...Bireysel saçmalıkları mı, toplumsal saçmalıkları mı, topluluksal saçmalıkları mı??? Sabaha kadar yazsak bitiremeyiz... En güzeli "tuzu kurular" gibi davranmak ama "hamurunda olmayınca" da olmuyor ki.. Her şey normal, hayat güzel, ağaçlar, kuşlar, börtü ve böcekler... Bu şarkıyı söyleyecek ses yok bizde... Hoş ,Ahmet Hakan'da öyle diyor ama bizim ki farklı...

     Bir de ; yeni ,güzel bir moda başladı Türkiye'de. Ve başlar başlamaz da abartılmaya, marjinalleştirilmeye başlandı.. Malum,Türkiye kesimlerden meydana gelen bir toplum...Her yasal düzenleme belli bir kesime dokunur, belli bir kesimin işine gelir, belli bir kesim için olsa da olur olmasa da olur... Çünkü Türkiye'de bireyler çok çok azdır. Her kes illa ki bir topluluğa, bir cemaate üyedir ve her kes belli bir kesimin temsilcisidir bu arada...O yüzden genel düzenlemeler her zaman için sorun yaratır..Son zamanlarda "bir kesimin uğradığı haksızlığa, haksızlığa uğramayan diğer kesimler de tepki versin ki , haksızlıkların önüne daha iyi geçilebilsin" mantalitesi gelişmeye başlamıştı. Gayet mantıklı, gayet etkili bir yaklaşımdı. Hemen abartılmaya da başlandı...Mesela, alkollü içki tüketen kesimin keyfini kaçıran düzenlemeler... Efendim, neymiş; alkol kullanma özgürlükleri kısıtlanıyormuş, alkole ulaşımları zorlaştırılıyormuş,bu bir insan hakları ihlali imiş,  içki içenlere karşı bir haksızlıkmış; alkol kullanmayan vatandaşlar da bu haksızlığa tepki göstermek zorundalarmış, yoksa demokrasi ,insan hakları, özgürlüklerden bahseder  iseler ikiyüzlü hale düşerlermiş...Şiz...Bak seennn,uyanıklığın bu kadarına...


     Bir haksızlığa , haksızlığa kim uğrarsa uğrasın hepimiz ,hep birlikte karşı çıkalım. Bizi hiç ilgilendirmese bile...

     Ama abartmayalım... Lütfen...Abartınca bir işlevi kalmıyor çünkü...

3 Ocak 2011 Pazartesi

ŞAHKULUBEY BENCE HAKLI


    AKP Mardin milletvekili Gönül Bekin Şahkulubey yılbaşı nedeniyle dükkanlarını süsleyen esnafa tepki göstermiş. Üstelik bunu Mardin Belediyesi'nin düzenlemiş olduğu dualı, semahlı alternatif yılbaşı kutlamasında yaptığı konuşmada gerçekleştirmiş.

   "Benim bir acım var.Şehirde gezdiğimde bir modernizm havası ile bazı dükkanlarda ki o süsleri görünce üzüldüm.Modernleşelim diye özümüzü kaybetmememiz lazım.Ama her geçen gün uzaklaşıyoruz."


    Her zaman ve her konuda olduğu gibi bizim boyalı medyamız bu sözleri de çarpıttı , büyüttü , farklı göstermeye , işine geldiği gibi aksettirmeye çalıştı.

    "Şahkulubey'e tepki üstüne tepki yağdıııı" , " Şahkulubey'e tüm Türkiye'den tepki yağdıııı" , "Gelen tepkiler öylesine büyüktü ki ..." , "Sadece AKP'liler sahip çıktı " vs vs...

     Haber spotlarını dinlediğiniz de sanırsınız ki , Şahkulu'nun açıklamasından sonra ;Türkiye ayağa kalktı , milyonlar sokağa döküldü , hakkında ölüm fetvaları verildi , görüldüğü yerde dövülmeye azmedildi, ordu darbe yapabileceğini açıkladı , borsa tarihinin en düşük seviyelerini yaşadı , Türkiye kafayı yedi ve dünyaya savaş ilan etti...

   Gelen bütün tepki ise; topu topu , üç CHP'li milletvekili , MHP grup başkan vekili ve Mardinli bir sivil toplum örgütü temsilcisi...Şahkulubey'e sahip çıkan ise sadece bir AKP milletvekili , ki ona da sahip çıkmak denirse : " Vekilimizin düşüncesidir, saygı duymalıyız.." denmiş, hepi topu bu...

    Oysa aslında bence bir milletvekili olarak Şahkulu'nun söyleme cesareti göstermiş olduğu bu sözler bir toplumsal eleştiridir. Ve tamamen ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kullanılmış bir hak, bir vatandaş duyarlılığıdır , ki bir milletvekili olarak hanım efendinin buna hakkı da vardır.Acaba , menşei , kökeni itibariyle bize hiç mi hiç ait olmayan bu görüntülerin , bu kutlamaların gittikçe normalleşmesine ,içimize sinmesine ve bu kutlamalara katılmanın modernist ,katılmamanın ya da karşı olmanın "yobazlık","çağdışılık" ,"muhafazakarlık", "tutuculuk " sınırlarında değerlendirilmesine tepki göstermenin , üzülmenin ve bu üzüntüyü dillendirmenin nesi yanlış? Bunu bu kadar abartarak , bu sözlerin sahibine uzaylı muamelesi yapılarak böyle düşünen insanları bastırmaya çalışmak doğru mudur?

     Maalesef ,kokuşmuş Türk medyası yine yapacağını yaptı ve her olayda yaptığı gibi bu konuda da çarpıtma,abartma,yanlış lanse etme gibi kalıplaşmış davranış biçimini ortaya koydu..

    Ama yine de , vekile saygılar ve toplumsal yozlaşmaya karşın duyduğu bu tepkiden dolayı övgü ve alkışlar...

    

BEN ÖLÜRSEM BİTERSİNİZ; HÖÖÖÖCCÜÜÜÜÜ!!!

 
  
     "Bana bir şey olursa durumlarınız çok zorlaşır." 


     "Türkiye Kürdistan ilişkileri karmakarışık olur .." 
  
     "Bizim önderlik altında topladığımız Kürt Halkı'nın gücü çok değişik yerlerde kullanılır."


     "Ben bu imkanı durdurmuşum aslında .."

      Yıl 1992...Mehmet Ali Birand'la Bekaa Vadisi'nde görüşen Öcalan, bundan tam on dokuz yıl önce bunları söylüyordu.

     Bu gün gazetelerde Öcalan'ın yaptığı açıklamaları okuyunca doğrusu bu sözleri hatırlayamadan edemedim... On dokuz yıl önce " bana bir şey olursa yandınız " diyen Öcalan bu günlerde AİHM'ye gönderdiği savunmada da  aynı ifadeleri kullanmış ...

     "Depremden, hastalıktan ölsem bile ,PKK komplo sayar.Sonsuz bir savaş çıkar.Provokasyon da olabilir. Bu yüzden martta çözüm için acele etmeliyiz. Bayrak ,sınır ve resmi dille sorunumuz yok , sosyal alanda çözüm istiyoruz."


      Aslında Öcalan bu açıklamalarıyla iki konuya temas etmek istiyor gibi görünüyor : 1) Ben Kürtler'in başıyım. Ben ölürsem taht kavgaları çıkacaktır ve bu taht kavgaları Kürtler'i bölecektir ve bu bölünmüş Kürt gücü başkalarınca çok yanlış mecralarda kullanılacaktır. O zaman soru şudur: PKK komple bir örgüt olarak birileri tarafından sürekli olarak kullanılmıyor mu? 2) Ben PKK için çok değerliyim. Ben ölürsem , nedeni ne olursa olsun , sizin elinizde öldüğüm için PKK sizi sorumlu bilip , size bitmeyecek bir savaş açacaktır. O zaman da soru şu : Otuz yıldır süren çatışmalardan sonra  ( ben savaş demiyorum buna)  böyle bir tehdit anlamlı mıdır, önemli midir?

      Benzer sözleri bir çok PKK sempatizanı Kürt kökenli vatandaşlardan da duymuştum geçmişte. Bir çokları " Öcalan için verilen idam cezası neden infaz edilemedi" sorusuna ," Kürt Halkı'nın isyan çıkarmasından korktukları için" demişti. Hatta "idam cezasının" Öcalan için yürürlükten kaldırıldığını düşünenlerin sayısı bile az değildir o camiada. Kürt sorununu çok iyi bildiğini , PKK'yı çok iyi tanıdığını söyleyen bir kısım yazar da  bu düşünceyi desteklemektedir.

     Gerçekten böyle midir? Abdullah Öcalan bir nedenden ölse bu ön görüler gerçekleşir mi ? Sonsuz bir savaş çıkar mı ?

     Abdullah Öcalan 1999'da ABD tarafından Türkiye'ye çeşitli şartlarla , özel olarak paketlenip teslim edildiğinde  ve birinci şart olarak "Öcalan ölmeyecek" dendiğinde de ABD acaba Kürtler'in isyan etmesinden mi çekinmişti ? Yoksa Öcalan'ın yaşaması uluslararası bir çevrenin Türkiye üzerinde ki menfaatleri ile mi ilgiliydi? Ya da biz bunu şöyle mi yorumlasak : "Öcalan kendisini Türkiye'ye teslim edenlere mesaj gönderiyor ve bunu da Türkiye Cumhuriyet'ini tehdit ederek yapıyor" mu acaba?

    Aslında hepimiz biliyoruz ki , PKK ile süren çatışmalı ortam öyle bir anda sona erecek değildir. Kürt sorunu  denilen şey ( ben bu söylemi de onaylamıyorum hiç bir şekilde) akşamdan sabaha çözülüverecek meselelerden değildir. Ki görünüşe bakılırsa Kürt Meselesi süreci daha bir çok iktidar partisini , bir sürü Apo'yu da eskitecekmiş gibi görünüyor.  Temennimiz bir an önce sorunların aşılması yönünde ama gerçekçi olmak gerekirse bu meselede Türkiye'nin önünde oldukça uzun bir süreç olduğu aşikar..

     Üstelik, bu meselede atıldığı söylenen adımların sıfırlanma riski de henüz tümüyle ortadan kalkmış değildir. Darbeler dönemi kapandı , artık Türkiye'de darbe olmaz diyenlere bakmayın. Evet ,bu konuda son dönemlerde oldukça uzun adımlar atıldı ama unutmayalım ki hiç bir siyasi rejim ihtilallere , darbelere karşı yüzde yüz güvende değildir. Hele ki , demokrasi...Belki de darbeye giden yolların en açık olduğu rejimdir. Çok yakın gelecekte büyük bir siyasi kriz çıkmayacağının hiç bir garantisi olmadığına göre , bir askeri darbenin olmayacağının da bir garantisi yoktur. Ve askeri rejimlerin Türkiye ölçeğinde Kürt Meselesi'ne yaklaşımı da bellidir.

     Meseleye bu açıdan bakılınca , Öcalan'ın " bana bir şey olursa " tehditleri de pek inandırıcı görünmüyor, bence...

    Fakat ne Öcalan bu sözleri durduk yerde sarf ediyor, ne de bu sözler durduk yerde medyanın gündemine taşınıyor. Arkasında ki siyasi dalaverelerin ne olduğunu şimdilik anlayamayacak olsak bile en azından bir şeyin altını kalınca çizgilerle çizmek gerekiyor : Bu meselede en çok dışarıda ki siyasetçi Kürtler'in itidalli olmaları ve her attıkları adıma dikkat etmeleri gerekiyor. Acaba onlar bunu yapıyorlar mı?

  

10 Aralık 2010 Cuma

VEKİLLER VE PATRONLAR YANYANA

Tüsiad: Halk arasında yaygınlığıyla bilinen bir inme türüdür.

                
   Hepiniz aynısınız.

   Ha biriniz ha diğeriniz. Ha Kılıçdaroğlu ha Erdoğan..Aranızda sadece nüans farkları var.

   Hiç biriniz halkın dostu değilsiniz.

   Oy problemi olmasa halk malk tümüyle hikaye olacak sizin için.

   Bu gün milletin vekilleri patronlar kulübünün verdiği resepsiyona katıldılar. Meclis oturumlarında devamsızlıktan çakan ,başbakandan bu konu yüzünden neredeyse bir  dayak yemedikleri kalan  fakat buna rağmen yine de meclis genel kuruluna katılmama aymazlığını gerçekleştiren milletin vekilleri tam kadro oradaydılar. Bunun adına iş dünyasıyla biraraya gelmek diyorlar.

   Resepsiyonu veren bir elin parmakları sayısı kadar adam. Ellerinin altında ki para ise milli gelirin yüzde atmışı. Gelir dağılımında ki adaletsizliğin somutlaştığı yer orası.Adaleti sağlasın diye meclise gönderdiğimiz sözüm ona vekiller oradaydılar. Neşe içindeydiler hepsi.Niye olmasınlar, hepsinin tuzu kuru.Kredi kartı borcu yüzünden cinnet geçirip ailesiyle birlikte kendisini de yok eden patronlar kulübü üyelerinden bilmem hangisinin işçisi olan adamın sorunları hangisinin umurunda.

    Hiç birinin.

    Ne zaman uyanacağız bilmem ki...

    "AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti.Biz iktidar olduğumuzda ekonomiyi sanayicilerimize teslim edeceğiz." diyor orada Kılıçdaroğlu. Evinin en güzide noktasında ,çelikten bir kasa içinde ,özenle sakladığı havuzlu villasının tapusunu unutup "havuzlu villalarda oturuyorlar " diye bağıran,tutarsız ,nemenne adam Kılıçdaroğlu. Ekonomiyi patronlar kulübüne bırakacağını söylüyorken ne kadar da aymaz,ne kadar da rahat,neşeli ve mutluydu,görmeliydiniz. Ama görsenizde ne farkederdi ki.Hepiniz alışmışsınız, dangalaklar güruhunu alkışlamaya,eminim bunuda alkışlardınız.Adam patronlara ekonomi sizin olacak diyor  ey ahali,bu sizin için bir anlam ifade etmiyor mu?

    Etmiyorsa o zaman ne diye sürekli şikayet edip duruyorsunuz? Suçlu sizsiniz...Suçlu benim...Hepimiz suçluyuz...

   Daha ne desin adam...Adam içindekileri daha nasıl açık etsin.

    "AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti,biz iktidar olunca patronlar kulübüne vereceğiz.." dedi adam...

     AKP 'nin ekonomiyi sıcak paraya teslim ettiği doğrudur da; kendilerinin patronlara teslim edecekleri vaadi de doğrudur.

    Hepinizin canı cehenneme demeyi ne çok istiyorum biliyor musunuz? Çünkü hakediyorsunuz...Bu adamları, bu küçücük adamları siz büyüttünüz, büyütüyorsunuz.

     Vekillerin her birisinin yüzlerine dikkatlice bakmaya çalıştım. Aristokrat bir adamın karşısında ezik ezik bakan bir RuS köylüsü gibiydiler. Orada olmaktan zerre kadar rahatsızlığı olan yoktu.Bu adamlar yüzünden bu ülke bu kadar yüksek yoksulluk oranına sahip diye düşünmüyordu hiç biri. Hiç biri orada olmalarının gerçekte ne anlama geldiğini anlamaya çalışmayı denememişti  bile. Neden orada olduklarını bilmiyorlardı bile. Ama oradaydılar. Milletin vekilleriyle milletin kanını emenler yan yana idi. O adamların mutluluğu ,huzuru,sükunu için oradaydılar. Bir ara bunları bu halk niye seçti diye düşünmeye başladım. Mantıklı bir izah bulamadığımdan olsa gerek kendime ve milletime acıdım. Patronlar kulübü neden parlamentoya resepsiyon verir acaba sorusuda zihnimi kurcaladı? Sahi, patronlar kulübü acaba ne amaçla verdi bu resepsiyonu? Bayram değil ,seyran değil. Bir zamanlar o kulübün bir üyesi vardı. UZANLAR.Allah belalarını verdi de defolup gittiler. Cem Uzan'da bir kaç sene evvel oradaydı. Şimdiler de Türkiye 'den 160 milyar dolar tazminat istiyor. Yarın orada olanlardan birine bir dokunulsun ,aynını yapacaktır, hepsi aynı fabrikanın mamülüdür çünkü.Aynı kaptan yemek yiyorlar.Aynı dili kullanıyorlar, paranın dili. Açlık sınırının altında yaşayanları sorun etmiyorlar, milletin vekilleriyle beraber yan yanalar.. Benzin onların kazançlarında hiç bir eksilme olmasın diye dört liranın üzerinde bu gün ve yakında arabasına benzin koyamadığından çocuğunu gecenin bilmem ne vaktinde hastaneye yürüyerek götürmek zorunda kalan fakir halk manzaraları görmeye başlayacağız ,merak etmeyelim.

      Sözün özünü duy artık ahali, yeter...

      AKP ekonomiyi sıcak paraya teslim etti...

     Kılıçdaroğlu patronlara iktidar olunca ekonomiyi onlara teslim edeceğini vadediyor...

    Asgari ücret sefalet sınırının yüzde bilmem kaç altında kalmaya devam edecek...

      Seçim senin ahali..Seçimini yaparken düşünerek yapta...Çünkü şikayet etmeye hakkın olmayacak...


  

9 Aralık 2010 Perşembe

Kedi ulaşamadığı ciğeri sevmez...


    Burhan Kuzu,Süheyl Batum Mülkiye'ye  niye gitti, bilmiyorlar mıydı ortamın gergin olduğunu,ateşe körükle gitmek doğru mu?

    Hamile bir bayan niye gösteriye gitti, ne işi vardı orada, çocuğunun başına bir şey gelebileceğini düşünmedi mi?

   Mavi Marmara gemisi niye Gazze'ye gitti, İsrail müdahale edeceğini söylememiş miydi,bunu bildiği halde hükumet niye o gemiyi durdurmadı?

   Bunlar hemen şimdi zihnimde canlanıveren üç örnek , üç farklı olaya verilen üç aynı tepki.Biraz düşünsem sabaha kadar bu örnekleri çoğaltabilirim.

   Koca koca adamlar, kendilerine aydın denilen takım bu olayların ardından bu yorumları yaptılar, bu tepkileri verdiler.

   Bu tepkiler beyhude tepkiler değil.Bunlar aynı zamanda bizim toplumsal bilinç altımızda acemi bir şekilde bastırdığımız peşin hüküm psikolojisini açığa çıkaran en somut örnekler.

    Dilden dile dolaşan Nasrettin Hoca'nın "hırsızın hiç mi suçu yok" deyişi de bizim bilinç altımızda ki bu gerçeğin zihnimize yeni yerleşen bir olgu olmadığını gösteriyor.

    Bazıları,özellikle sol cenah, bu tepkilere "düz mantık" adını veriyor. Bunda hakları da yok değil. Bir olayda arka planları ,ayrıntıları inceleme derdinden kurtuluyorsunuz düz mantık yaklaşımıyla ve olayların zihninizde ilk yaptığı çağrışımlarla hemen ,anında tepki , hüküm veriyorsunuz ve bedeninizin en çok enerji harcayan organını ,beyninizi fazla çalıştırmıyorsunuz. Alışıldık tepkiyi en hızlı verdiğinizde de zeki oluyorsunuz insanların gözünde ve ucuz kahramanlığınızın keyfini de hemen elde ediyorsunuz. Peki insanlar sizi neden zeki buluyor biliyor musunuz? Kafalarında ki yanıtı onlardan daha çabuk verdiğiniz için.Yoksa , doğru tespitler yaptığınız için değil.Haa,bir de şu var, bu ülkede insanlar sakin,aklı başında, detaycı,gerçekçi analizleri sevmiyorlar;tabi bu tür analistleri dinlemeyi de.Basit olsun,hemen anlaşılsın, düz olsun, beynimiz fazla çalışmasın. Sadece başlıklarından ve resimlerinden gazete okuyan bir millet değil miyiz?

    Oysa üç olayın kesişim dairesinde duran bir gerçek var:

   Bir insanın ,kim olursa olsun bu kişi, konuşma hakkını elinden almaya kimsenin hakkı yoktur. Bir kişinin öğrenci,ya da genç olması bu hakkı ona vermez. Üniversite öğrencisi çocuk değildir, toplumun ayrıcalıklı kişilikleri de değildir, suç işlemeye yeltendiklerinde veya işlediklerinde cezalarını ,toplumun diğer tüm bireyleri gibi çekmelidirler. Bir insana yumurta fırlatmak suçtur.Biri dışarıda size yumurta atmaya kalksa ,karakola gidip o kişiyi şikayet edebilirsiniz  , sonuçta bu kriminal bir eylemdir. O öğrenciler toplansın,hapse atılsın anlamına gelmez bu sözlerim;fakat bunun bir suç olduğunu, kimsenin kimseyi yumurta atarak protesto etmeye hakkı olmadığını toplum olarak hepimizin kabullenmesi,bu yönde tepki vermesi gerekir. "Efendim, gençler onlar daha" ," kanları hızlı,deli çağları" gibi yararsız tepkiler onlara yaptıkları yanlışları hatırlatmaz ve bir faydası da olmaz.Sonra da ortaya birbirini hiç dinlemeyen,konuşarak anlaşmayı beceremeyen,en basit kıvılcımlardan koca koca yangınlar çıkaran,ateşli bir toplum haline geliriz ki bu gün toplumumuzun durumu da budur.

    Bunları konuşmuyoruz biz bu olayla ilgili..Ne konuşuyoruz? Burhan Kuzu ,Süheyl Batum niye gittiler oraya?

    Gösteriye katılan hamile bayanın başına gelenlerinse hiç bir açıklanır yanı yok. Sen nasıl bir polissin ki cephede düşman askerlerine yapılsa savaş suçu sayılacak hareketleri kendi öpöz yurttaşlarına yapıyorsun? Biri size o insanların ailenize sövdüğünü falan mı söyledi de , siz böyle arenaya çıkmış azgın bir boğa öfkesiyle saldırdınız o insanların üzerine?  Haydi siz psikopatsınız, polissiniz,şartlarınız ağır ,bazen böyle kendinizi kaybedebiliyorsunuz, ya amirleriniz? İçişleri bakanı? İstanbul valisi? Sizin bu psikopatlığınızı görüpte size soruşturma açacak,sizi görevden alacak; ya da boşverin, sizi uyaracak,size kızacak, en azından yanlış yaptığınızı söyleyecek hiç mi kimse yok başınızda Bülent Arınç'tan başka? Bir bayana bebeğini düşürtecek kadar şiddetli bir şiddeti nasıl uyguladınız? Sizin hiç mi edebiniz,adabınız,nezaketiniz yok? Polis oldunuz diye dağdan inme bir canavar mı oldunuz?

      Bu sözlerim sadece o gün  o müdahaleyi gerçekleştiren,polis görünümlü canavarlaradır, polislerimizi karalamak gibi bir niyetim yoktur.

     Oysa Türkiye'nin münevver geçinen insanları; ne işi vardı bir hamile bayanın orada cümleleriyle baktı bu çok vahim olaya...

     Marmara baskınından söz etmeye bile gerek yok...

     İşte böyleyiz biz.

     Bir olayın içinde bir haksızlığı gerçekleştirenlerden çok haksızlığa maruz kalanlar suçludur.Ve hep onlar konuşulur. Suçlular konuşulmaz. Üstelik suçlulara merhamet edildiği de olur. Rahşan affını bilmeyenimiz yoktur. Hapiste yattığıyla övünen , bunu insanlara karşı bir imtiyaz aracı olarak kullananlarımız da çok. Suç işlemek sözde hep aşağılanır ama suçlular hep güçlülerdir bizim toplumumuzda. Herkesin bilinç altında suçlulara karşı bir sempati muhakkak bulunur.Mehmet Ali Ağca gibi dengesiz,ruhsuz,akılsız bir katilin devlet televizyonuna çıkarılmasına şaşmamak lazım bu bağlamda... Mafya liderlerinin açık oturum programlarına katılmasına da...( Sedat Peker) Abdullah Çatlı gibi adamların kahraman,vatan perver olmalarına da... Büyük yazar olmanın yolunun hapishanelerden geçmesine de...Sokağa çıkmaya cesareti olmayanların hamile haliyle sokağa çıkmayı göze alan bir bayana ne işi vardı orada demelerine de...

      Kedi ulaşamadığı ciğeri sevmez...

  

8 Aralık 2010 Çarşamba

YUMURTA MODASI



     Ne yalan söyleyeyim,acıdım, kafasında parçalanan yumurtayı peçeteyle silmeye çalışırken gördüğüm Burhan Kuzu'ya.Aynı acımayı Başbakan'ın referandum sonuçları belli olur olmaz yaptığı ikinci balkon konuşmasında O'na dönüp "Burhan Bey, yeni anayasa için çalışmalara başla" talimatını verdiğinde yüzünde beliren ezik,çocuksu bir ifadeyi gördüğümde de yaşamıştım.

    Acınmak bizim siyasilerin makus bir talihi midir ?

   Kılıçdaroğlu'nun "yumurta atılmasını " şık bulmamasında da garip bir zavallılık yok mu?

    Siyasileri acınmaya muhtaç bir ülkenin de yurttaşı olmaktan utanmalı mıyım?

    Onlar niye utanmıyorlar , niye hala o utanç koltuklarında oturmayı sürdürüyorlar pek anlamadım ama sanırım Burhan Kuzu en azından bir daha ki yumurta eyleminde bu kadar temkinsiz yakalanmaz ..
  
    Geçmiş olsun Burhan Kuzu.

    Sen o yumurtayı hakettin mi bilemem ama inandığım bir şey var ki;Türkiye artık siyaset dediğiniz o şeyi oynayanlar olarak topunuzdan bıktı ,usandı...

   Bunu anlamanız için daha ne lazım size...

1 Aralık 2010 Çarşamba

DİKKAT!!!WİKİLEAKS ÇIKABİLİR



    Wikileaks...

    Çok hoşuma gitti bu olay.

    Eşcinsellik kavramından nefret etsem,iğrensemde eşcinsel bir Amerkalı  yaptıklarıyla zihnimde ki cinsel tercih algısını gölgede bıraktı.

    Hayatta en sevdiğim şey herkesin, çıplak demekten öyle ya da böyle imtina ettiği bir adama,ilah muamelesi gören bir zavallıya "çıplaksın" diyebilmek.Bundan çok hoşlanıyorum.Bunun toplumlarda genel geçer ahlaki zırvalara ters düşmesi de umrumda değil açıkçası.Tabi bu sevdiğim şeyi birilerinin gerçekleştirmesi de ister istemez o insanlara karşı bir hayranlık hissi oluşturuyor zihnimde.

   İki yüzlülüğün kötü olduğunu hepimiz biliriz.Bu kötülüğü meşru kılacak bahaneler üretmek konusunda ki yeteneklerimiz de şaşırtıcı bir şekilde olağanüstü.Siyasetin bir iki yüzlülük sanatına dönüştürüldüğü ve artık insanların da kötü olduğunu bildikleri halde bunu kabullendikleri gerçeğini açığa çıkarıverdi Wikileaks.Bunu yaparkende hiç bir yasa,hiç bir ceza,hiç bir tepki bunu yapanları yaptıklarından alıkoymadı.Bu olağanüstü bir güzellik.Gerçeği tüm keskinliğiyle ortalığa yayıverdiler.Sahteliklerle bezeli dünyayı nasılda merkezinden vuruverdiler.

   Devletlerin kutsallığının tartışılmasının kapısı aralandı böylelikle ve bu kapıdan içeriye yalnızca bu iğrenilesi dünyanın davranış düzeninden hoşlanmayan insanlar girecekler.Her ne kadar genel kanı hiç bir şeyin değişmeyeceği ve her şeyin eskiden olduğu gibi sürüp gideceği şeklinde olsa da ,artık benim gibi ,kurulu düzenin  iflah olmaz karşıtlarının zihninde dünya eski dünya olmayacak.Belki çok az insanla birleştiğimiz bu düşünce hiç bir kötülüğü değiştirmeye,dönüştürmeye yaramayacak;ama en azından ruhumuza olan güven  tazelenecek ve bütün dünyanın aksine ,içimizde taşıdığımız hislerin yanlış olmadığı konusunda bizi güçlendirecek.

    Biz kralın çıplak olduğunu zaten biliyorduk diyen sığ kafaları bir kenara bırakacak olursak belgelerin bize algıladıklarımızdan çok daha ötesini gösterdiği açık.Amerikan devletini kuran,yaşatan,varlığını sürdürmesine izin veren Amerikan halkının bilincini berrak bir şekilde görebiliyoruz.Kendilerini dünyanın geri kalanından nasıl üstün ve üstte gördüklerini hissedebiliyoruz.Kendi içlerinde olağanüstü imkanlarla yetiştirdileri zeki adamlarını dünyanın dört bir yanına salıp , gördüğünüz,duyduğunuz her şeyi bize bildireceksiniz ve bizde sizin verdiğiniz bilgilerden yola çıkarak bütün dünyayı nasıl kazıklayacağımızın yöntemlerini geliştireceğiz diyen bir zihniyetin ne menne bir şey olduğunu görebiliyoruz.Koskoca bir devletin ve o devletin üzerinde iş gördüğü halkın maskesi düşerken,"efendim,suçlu olan halklar değildir,suçlu olan devletlerdir" perişanlığının haksızlığını görebiliyoruz.Hepimizin bildiği ama bilincine bir türlü kabul ettiremediği "hakettiğiniz gibi yönetilirsiniz" düsturunun nasıl da bizi can evimizden vurduğuna şahit olabiliyoruz.

    Wikileaks bir devletin ve o devleti teşekkül eden bir halkın gizli koridorlarının,yaşam odalarının kapılarını açıp,yalnız başlarına kaldıklarında nice iğrenç günahlar işlediklerini bize gösterdi.Ve bunu yaparken de alın size düzen dediğiniz karmaşa dedi.

     Şimdi bize düşen en önemli şey bu açıklananlarla dünyanın değişmesini beklemek değil ;sadece bu algıyı muhafaza etmek.Eğer bu algı zihinlerimizde muhafaza edilirse hiç şüphesiz davranışlarımızı etkileyecektir. Bu etki bir şeylerin değişmesine etki edecek etkidir.

30 Kasım 2010 Salı

TOP SECRET:WİKİLEAKS



    Wikileaks depremi henüz artçıları gelmemiş olduğu halde sürüyor.Bu gün de hem Türkiye hem de dünya basınının gündemindeydi Wikileaks depreminin etkileri.Öyle görünüyor ki dünyaya konuşacak epeyce malzeme sağladı Wikileaks.

     Bu arada her depremden sonra olduğu gibi komlo teorileri ve söylentiler de dünyaya hızla yayılmaya başladı.Bu komplo teorileri arasında çok çarpıcı olanlar var ama her biri şimdilik bir rivayetten öteye geçemeyecekmiş gibi görünüyor.Kimileri Wikileaks belgelerinin ABD'nin bir tezgahı olduğunu öne sürüyor.Kimileri bunu yapanların ardında güçlü bir örgütün bulunduğunu dile getiriyor.ABD'nin dünyanın gündemini değiştirmek için bunu yaptığını söyleyenler de var.Ama en çarpıcı olan sanırım potansiyel şüphecilerin teorisi:ABD dünya kamuyondan gizli bir takım işler çeviriyor şu an ve bu belgeleri gündeme getirerek dikkat dağıtıp samanın altındaki sudan kimsenin haberdar olmamasını sağlıyor.Bir tür "cambaza bak" oyunu anlayacağınız.

     Fakat bir şeyin altını çizmekte yarar var: Bu belgeleri ister ABD gizil emelleri için kendisi servis etmiş olsun,isterse bunu yapan dünyanın huzurunu bozmak isteyen kötü niyetli büyük bir örgüt olsun;bu belgeler gerçek ve bu belgeler American diplomasisinin ne olduğunu bize yaşattığı gibi aynı zamanda da diplomasi kavramının ne olduğuna dair gerçek kanıtlar sunuyor.

     Diplomasiyle ilgili sınırsız sayıda kitap,araştırma,tez,makale,gazete ve medya haberi   yayınlandı bu güne kadar.Bir çok diplomat anılarını yazdı.Bir kısmımız bunların bir kısmını okuduk,izledik,takip ettik belki.Bu kitaplarda anlatılan diplomasi kavramından çok daha farklı bir diplomasi kavramıyla karşılaştığımız bir gerçek.Her ne kadar emekli Türk diplomatlar belgelerde anlatılanların olağan diplomasi rutinleri olduğunu söyleselerde ,bu mesleğin erbapları olarak kendilerinin bile şaşırdığını gözlerinde ki şüpheci ifadelerden çıkarmak zor değil.

    Belgelerde gördüğümüz diğer önemli bir gerçekte American diplomasisinin karakteristik özellikleriyle ilgili.Bu karakteristik aynı zamanda Amerikan devlet ruhunun derinliklerinde gizlenmiş duyguları ortaya koyuyor.Bir nevi American devletinin psiko-analizini yapma fırsatını elde ediyoruz.Devletler psikiyatrisinin uzman isimleri bu belgelerden yola çıkarak ,yakın zamanda derin tahliller yapacaktır şüphesiz ama ilk tahlilde ortaya iki önemli netice çıkıyor:

    Birincisi ABD dış politikası tamamen deneysel bir çizgide.Her ne kadar "bunlar bizim nihai kararlarımız değil,sadece bilgilendirme amaçlı raporlar" açıklaması yapsa da Beyaz Saray , Birleşik Devletler'in dış politikası kendilerine ulaşan bu bilgiler temelinde şekilleniyor. Belgelerde yer alan çok ince detaylar,kişilik tahlilleri, çoğu ülkelerin gündeminde önemli yer bile tutmayacak kimi bilgilerin kriptolanması American diplomasisinin ne kadar olgusal,determinist olduğunun açıkça göstergesi.Amerika dışarıda atacağı adımları hiç bir şekilde şansa ya da tesadüflere bırakmıyor.

    İkincisi ABD bu titizlenmeci diplomasi anlayışını tüm dünya ülkelerine karşı aynı standartlarda uygulamış.En yoğun ilişkiler kurduğu ülkelerden en düşük yoğunlukta ilişkili olduğu ülkelere kadar...Her ülkede ayrı ayrı tahliller,ince ince tanımlamalar,analizler..En önemlisi ABD bu anlayışı en yakın dostlarına bile sergilemiş.İngiltere gibi ABD ile yakın akraba olan ülkeler bile bu sıkı ,yakın takipten ve gözlemden payını almış.

   Emekli diplomatlarımız konuyla ilgili değerlendirmelerinde diplomasinin böyle bir iş olduğunu, kendilerinin de görevdeyken sık sık bu belgelere benzer kriptolu yazışmalar yaptıklarını söylüyorlar.Ne yalan söyleyeyim,ben bizim diplomatların bu derece titiz raporlar hazırlayıp sunacaklarına çok inanamıyorum.Keşke yanılmış olsam,ama dünyanın bütün ülkelerinde ki diplomatlarımızın bu kadar deneysel raporlar hazırlamaya zahmet buyuracaklarını çok inandırıcı bulmuyorum.Geri zekalı bir İsrail'li bakanın kendisine hazırladığı ucuz "düşük koltuk" oyununu çözebilecek kadar bile zeki olmayan diplomatımızı gördükten ve dış politikamızda sürekli yalpalayarak yürüdüğümüzün farkına vardıktan sonra bu kanıya varmış olmamın da doğal bir refleks olduğunu düşünüyorum.

    Belgelerde dikkat çeken bir başka nokta metinlerde ki yetkinlik. Tam anlamıyla uzman ellerden çıktığı anlaşılan belge metinlerinin dili beni hayrete düşürdü doğrusu.Türkiye ile ilgili metinleri yazanlar sanki ABD'li değil de Türkiye yerlisi gibi.Yapılan yorumlar çoğu Türkiyeli Türkiye uzmanlarını bile şaşırtacak yetkinlikte.Bu elbette ABD'nin dış görevlerde kullandığı personelin ne kadar iyi yetiştirilmiş olduğunun tipik bir göstergesi.Dış politikanın ABD siyasetinde ne kadar hayati bir unsur olduğunu düşündüğümüzde bu elbette şaşılası bir durum değil.ABD'nin dünyanın jandarmalığına soyunurken aynı zamanda o dünyayı öbek öbek ,isim isim ne kadar iyi tanıdığı ya da tanımaya uğraştığı ortada.

    Son tahlilde dünya diplomasi tarihinde belki de bir ilki yaşadık.ABD'nin dünyaya nasıl jandarmalık ettiğinin şifreleriyle karşılaştık.ABD'nin bildiğimiz ama görmediğimiz bedenini çıplak görme şansı elde ettik.Elbette bu izlenmeye değer bir gelişme.Ve bunun ardında ki niyetlerin bizim için şu an da pek bir önemi yok.Niçin ve nasıllarla uğraşmak yerine bu belgeleri anlamaya çalışmak şüphesiz daha akıllıca ve yararlı olacaktır.

DÜŞÜNMEK




     Bizim milletin Freud'a karşı anlaşılmaz bir ön yargısı var.Öğrencisinden  öğretim görevlisine kadar bu böyle malesef.Marx içinde geçerli bu durum.Darwin içinde.

    Mesela bir yerde Darwin'den bir örnek verseniz evrimci,Freud'dan örnek verseniz sapık,Marx'tan örnek verseniz komunist etiketi alıvermeniz işten bile değildir.

   Aynı şey mesela Fethullah Gülen,Cübbeli Ahmet Hoca,Necmettin Erbakan,Nazım Hikmet,Yaşar Kemal,Bekir Coşkun vesair tüm cenahların temsilcileri içinde geçerli..

   Kimse söylediğiniz sözün içeriğiyle ilgilenmez,kim tarafından söylenmiş olduğuyla ilgilenir genelde."Biliyor musun, o adam şöyle şöyle şöyle."


  Bu durum kitaplar içinde geçerlidir.Elinizde gördükleri kitaplara göre etiketlerler sizi.Mesela,toplumumuz içinde  ki bazı kesimler içinde alenen İncil okuyamazsınız.Bazı kesimler içerisinde de Kur'an okuyamazsınız.


   Dinlediğiniz müzik,giydiğiniz kıyafetler,saç stiliniz vesair sizi dış dünyaya açan tüm aksesuarlarınız toplumsal kimliğinizin bir parçası gibi algılanır ve insanların zihninde ki iz düşümünüz de o doğrultuda olur.

    Bu ,bence ,bazılarının iddia ettiği gibi insanlarımızın geri kalmış,cahil, kötü niyetli,yobaz,aptal olmalarından kaynaklanmıyor.Türkiye'de ki cemaat kültürü malesef bu. Türkiye'de bireyin toplumsallaşması geleneği böyle.Son zamanlarda her ne kadar değişmeye başlasa da bu durum yine de çok fazla mesafe alındığı söylenemez.Demokratlık deyince mangalda kül bırakmayan adamların bile karşıt düşüncelere ne kadar tahammülsüz olduğunu sık sık görebilirsiniz.

    Ben bunun böyle olmasına en çok üniversite camiasında rastladığımda şaşırmıştım. Sürekli anlatılan konular olmasına karşın üniversiteye gidip bizzat gözlerimle gördüğümde bu konunun daha çok kültürümüzle ilgili olduğuna karar vermiştim.Kelli felli ,doktoralı,bir kaç yabancı dil bilen,dünyanın en gelişmiş ülkelerinde eğitim almış,hatta hocalık yapmış adamların "Sait Nursi", "Fethullah Gülen" ,"Atatürk","Marx","Darwin" algılarını görmek çok şaşırtıcıydı.Sıradan,avam halk tabakasının meselelere bakış açılarıyla profesörlerin,doçentlerin,doktorların ki arasında ki benzerlikler görülmeye değerdi.Öğrencisine söylediği sözlerden dolayı "Siz Akp'li miniz?" sorusunu yöneltebilen ,ömrü kitaplarla,araştırmalarla,toplumun sorunlarına kafa yormakla geçmiş bir akademisyenin içinde bulunduğu zihinsel yapı nasıl izah edilebilir? "Halk cahil,kimi seçeceğine doğru karar veremez" zihniyetinde ki bir profesörün bu düşüncesi demokratlığıyla,entellektüel birikimiyle ,dünyanın bir çok ülkesine gidip bir çok başka kültürleri görmüş olmasıyla çelişki oluşturmaz mı?Eğer toplumun en bilgili,en kültürlü, en münevver vs insanlarının bulunduğu akademik camiasında bunlar oluyorsa şahsen ben Türkiye toplumunda ki karşıt düşünceye karşı davranış biçimlerini cemaat kültürümüz dışında açıklayacak başka bir argüman bulamıyorum.

    Bundan rahatsız mıyım;? Hayır ..Çünkü bununla başedebiliyorum,kendi yaşamımın herhangi bir baskıdan etkilenmemesine özen gösteriyorum.Ama bundan rahatsız olan çok fazla insan tanıyorum.Onlara da "anlayışlılık" dışında tavsiye edebilecek başkaca bir şey bulamıyorum.

29 Kasım 2010 Pazartesi

BİR DEVLET KOMEDİSİ:WİKİLEAKS





    Wikileaks depremi olmuş bu gün dünya'da.Sizi bilmiyorum ama ben kendi adıma çok eğlendim ve aynı zamanda da üzüldüm.Devletlerin birbirlerini çekiştirip durduğu bir siyasi düzen altında yaşıyor muşuz,bunu biliyorduk da,böyle alenen açık edilince ister istemez kendimizi trajik bir komedinin ortasında bulduk.Koca koca beyler,efendiler meğer gerçekte ne kadar da küçük,zavallı ve sıradanmış dedik kendi kendimize.Daha açıklanmaya devam edecek binlerce belge dururken de artık bir dizinin gelecek bölümünü bekler gibi beklemeye başlayacağız sanırım açıklanacak olanları.


    Wikileaks'in kurucusu otuz dokuz yaşında ki internet aktivisti bir genç adam bu gün dünyanın gözleri önünde belgeleriyle kral çıplak diye bağırıverince ,maskeler belgelerle düşürülüp,söylentiler gerçek olmaya başlayınca insan olduğumuz gerçeğiyle ve tanrılık iddiasının aslında ne kadar müstehzi bir durum olduğuyla yüzleştik.Günahkar Berlusconi'nin,çapkın kral Kaddafi'nin,olağanüstü tehlikeli adam Ahmet Davutoğlu'nun,haris lider Tayyip Erdoğan'ın, çekingen kadın Angela Merkel'in,hain Suudi Kral Abdullah'ın bundan böyle kendi ülkelerinde ki ABD büyük elçilerine nasıl bir yaklaşım gösterecekleri de ayrıca merak konusu.


    Depremin bu günkü belgeleri dünya liderlerine ayrılmış.Ve merkez üssünün de Ankara olması hayli ilginç.Maşallah,fişleme yapmak ve yaptıkları fişlemeleri de ciddi ciddi kendi ülkelerine rapor etmek konusunda ABD'li diplomatlar harıl harıl çalışmışlar.


    Bu arada ABD'nin dünyaya kendisini faydasız cümlelerle savunmaya çalışması da ayrıca komik.Beyaz saray yaptığı açıklamada "Washington'a (dış temsilciliklerden) yapılan saha bildirimleri doğası gereği samimi bir şekilde yapılır ve genellikle tam bilgilerden oluşmaz. Bir dış politika ifadesini yansıtmaz, aynı zamanda nihai kararlarımız da değildir" demiş. Hmmm..Belli belli...Ne kadar samimi olduğunuz belli!!!


   Ayrıca bir ABD kongre üyesi Wikileak'sin terör örgütü sayılmasını teklif etmiş.Amerikan yüzsüzlüğünün ve hem suçlu hem güçlü durumunun tipik bir örneğine daha böylece şahit oluyoruz.


   Sanki bir sinema salonunda film izler gibi belgelerin ayrıntılarına şahit olurken sık sık kendimi tutamadığımı ve kahkahalarla güldüğümü itiraf etmeliyim.Olayın en komik yanlarından biri gazetelerde ki haber spotları.Wikileaks'in patronunun takım elbiseli fotoğrafları altında "dünyayı sarsıyor,ABD çaresiz" ifadeleri.


   Bir yandan da halimden çok memnun oldum.Dünyanın, kendilerini bir halt zannederek insanların sırtlarına basa basa yükselen,sanki onlar olmasa,biz sıradan insanların yaşayamayacağı  hissiyle hareket eden zavallı sineklerinin şu an dünya halklarının gözünde düştükleri acınası onursuzluk;sanırım onurlu hiç kimse onların yerinde olmayı istemeyecektir.Sıradan olmanın ne denli hafif ve nedenli mutluluk verici olduğunu daha net anladım.


   Wikileaks işte bunu yaptı.Arkasında kimler var,kimler yok,örgütmü,teröristmi beni ilgilendirmiyor;sadece ortaya çıkan resmin kafamdaki imgelerle örtüşmesinin keyfini çıkarmaya çalışıyorum şu an da..


   İşte böyle olursunuz geri zekalı,hasta ruhlu,dangalak ,soykalar...Dünya düzeni kurmaya,şeytanları hayretlerde bırakacak karmaşık planlar yapmaya çalışırken biri üzerinizde ki perdeyi kaldırıverir ve hiç bir halt olmadığınız gözler önüne seriliverir böyle.Haydi bakalım,dünyanın haberleşme sistemini elinizde tutuyordunuz ya.Milyonlarca insanı dakikalar içinde öldürüverecek silahlarınız var ya...Devasa kuvvette ordularınız ,ajan örgütleriniz var ya...İktidarınız kurtarsın haydi,sizi,tüm dünya halkları gözünde düştüğünüz sefillikten.


    Yarın hiç bir şey olmamış gibi bu sineklerin yaşamlarına aynen devam edeceklerini bilmek ne kadar üzücü...
  
    Meğer dünya ne zamazingo bir yermiş...


    Teşekkürler Wikileaks her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan...:)

27 Kasım 2010 Cumartesi

ANADOLU KÜRT CUMHURİYETİ



      Bir gün Abdullah Öcalan hapse girecek ve on üç metrekarelik bir hücreden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni tehdit edecek ve O'nun tehditleri karşısında da herkesin dili donacak deselerdi.

      Bir gün gelecek,bu ülkede ki bütün televizyon kanallarının haber servisleri (Uğur Dündar hariç) ve gazeteler Abdullah Öcalan'ın açıklamalarını yayınlamak için sıraya girecek deselerdi.

     Bir gün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı dünyanın gözleri önünde İsrail Başbakan'ına fırça çekecek ve yine aynı başbakan yüz bin insanın ölümünde baş aktör olarak görev yapmış birinin tehditleri karşısında ağzını açıp bir kelime edemeyecek deselerdi...

    Bir gün gelecek Abdullah Öcalan uçsuz bucaksız dağlarda elde edemediği gücü on üç metrekarelik dört duvar arasında elde edecek deselerdi...

   Bütün bunları fazla değil on iki yıl önce birileri bize söylese idi hiç birimiz inanmazdık.

   O zaman birazcık mantığımızı kullanıp bir akıl yürütmesi yapalım.

    Bu gün bize , bir gün gelecek diye başlayan cümleler kursalar ve deseler ki;

    Abdullah Öcalan hapisten çıkacak...

    Abdullah Öcalan TBMM'de milletvekilliği yemini edecek...

    Abdullah Öcalan yeni kurulan Anadolu Kürt Cumhuriyet'inin Başbakanı olacak...

    Anadolu Kürt Cumhuriyeti'ni ilk tanıyan devletler olan ABD ve İsrail Devlet Başkanları Anadolu Kürdistan Devlet'ine ilk resmi ziyaretlerini birlikte gerçekleştirecekler ve ziyaretin ardından şu açıklamayı yapacaklar:" Yeni stratejik ortağımız olan AKC'ye olan güvenimiz tamdır.Ortadoğu'da başlayan bu yeni dönemde AKC ile tam bir ortaklıkla hareket edeceğimizi duyurmaktan onur duyuyoruz."

     Anadolu Kürt Cumhuriyeti Avrupa Birliği'ne alınacak...

     Anadolu Kürt Cumhuriyeti NATO'ya alınacak...

     Anadolu Kürt Cumhuriyeti Başbakanı Abdullah Öcalan  Türkiye'ye ültimatom verecek:"Sabrımızı taşırmayın"

    Bütün bunlara bu gün hiç kimse inanmaz bu ülkede...Hatta bunları en hayalperest PKK militanlarına söyleseniz onların bile inanmama olasılığı var bence...Tıpkı bu gün yaşananlara yıllar önce söylenmiş olsaydı inanmayacağı gibi...

    Oysa şu gerçekleşenlere bakacak olursak burada sayılan her şeyin yakın gelecekte olması mümkün.

     Olur mu olmaz mı bu günden kestirmek zor fakat bir şeyi altını çizmek lazım:AKP 'nin davranış biçimleri hiç normal değil..Erdoğan'ın gözleri ve sözleri fıldır fıldır dönüyor.Bir hafta önce söylediğinin tam tersini söyleyiveriyor...(Füze kalkanında ki buton meselesi örneğin)

    Abdullah Öcalan bir ay öncesine kadar devletle çok anlamlı görüşmeler yaptığını söylüyor.Bu sözler Türkiye Cumhuriyeti Devletinin zirvesine doğrulatılıyor.(Cumhurbaşkanı Gül:Terörle sadece silahla mücadele edilmez. Yeri geldiğinde diplomasi, yeri geldiğinde TSK devreye girer. ) (Abdullah Öcalan'ın anlamlı bulduğu bu  görüşmelerin içeriğini varın siz düşünün...) Abdullah Öcalan devletle görüştüğünü söylerken ve Cumhurbaşkanı bu görüşmeyi doğrularken hükumetin "İmralı bizim muhatabımız değil" demesi ne anlama geliyor acaba.


     Anlayacağınız şu aralar çok garip şeyler oluyor Türkiye'de.İşin daha da garibi hemen hemen herkes tuhaf bir süreçten geçildiğinin farkında...Ve sanki bu konulara en duyarlı kesimlerin üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi...


     Herkes suskun,herkes umursamaz ve yaşadığımız bunca olay sanki çok normalmiş gibi davranmakta herkes...


     

   
 

24 Kasım 2010 Çarşamba

BDP VE ÖCALAN BLOĞU ÇATLIYOR MU?


   Bir gazetenin manşetinde bir haber.Haberi okuyunca şaşırdım dün.Diğer gazetelerde söz konusu haberle ilgili bir ayrıntı göremeyince de pek üstünde durmadım.Ta ki akşam ana haber bültenlerinde flaşşş flaş şeklinde verilinceye kadar.
   Malumumuz ,İmralı'yla haftalık olağan görüşmeler yapan ve bu görüşmelerde Öcalan'ın verdiği mesajları PKK ve BDP'ye yakın yayın organlarında yayımlayan avukatlar bu hafta ki görüşmeden farklı mesajlarla dönmüşler.
   Öcalan BDP içerisinde ki bazı üst düzey yöneticilere kızmış ve bu kızgınlığını da söylediği iddia edilen mesajlara yansıtmış.
   Mesajlarda öne çıkan en temel unsur Öcalan'ın Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında söyledikleri.
   Öcalan Baydemir'in NTV'de söylediği "silahlı eylem artık miadını doldurmuştur" sözlerine deli olmuş,küplere binmiş.Ve Osman Baydemir'in önünede üç seçenek koymuş:
   Birincisi ,Osman Baydemir istifa edecek ve AKP'ye yakın bir sivil toplum kuruluşunda çalışacak...
   İkincisi , Özeleştiri yapacak.
   Üçüncüsü ,istifa edecek ve kendi işine bakacak.
   Ve eklemiş.."Osman kendini ne zannediyor.Silahlı mücadelenin miadını doldurduğuna ilişkin karar verme yetkisini nereden alıyor...O silahlı güçler olmasaydı Osman ve onun gibiler o koltuklarda oturabilirler miydi?"
   Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor.Öcalan'ın birileri hakkında verdiği ilk mesaj değil bu ve son da olmayacak sanırım.Normal olmayan şey BDP'den ve Osman Baydemir cephesinden gelen açıklamalar.
   Osman Baydemir kendisiyle ilgili mesajları yalanlamıyor.Böyle bir mesaj yok,bunlar iddiadan ibaret vs demiyor."Herkes ama herkes beni ve yaptıklarımı eleştirme hakkına sahiptir" diyor.
   BDP Eşbalkan'ı Gülten Kışanak ise konuyla ilgili sorulanlar için daha ilginç sözler sarfetti dün:"Bu partinin eşbakanı benim.Bir istifa olayı olsa ilk benim haberim olur.Osman Baydemir görevinin başındadır."
    Kışanak ardından daha da ileriye gidiyor ve "Sayın Öcalan da bir insandır,hepimizi eleştirebilir, sözleri kendi düşünceleridir" diyor.
     BDP ile Öcalan arasında ki ilişkileri hepimiz biliriz.Keza BDP ile PKK arasında ki ilişkileri de.Resmi olarak pek dillendirilmese de bu üç kutup birbirinin içinde,birbiriyle beraber,birbirinden ayrı düşünülemez unsurlardır.Bu kutuplardan Öcalan en üst ve tek hakimdir.Ya da Öcalan kendisini hep o noktada görür.On yıllık İmralı sürecinde verdiği mesajlar ve bu mesajlara PKK cephesinden ya da BDP cephesinden verilen tepkiler de bu yargıyı doğrular nitelikte olmuştur hep.Öcalan avukatlarıyla mesajlar gönderdiğinde BDP'de PKK 'de bu mesajları kutsal emirler gibi algılar ve hep mutlak itaat gösterirler.En azından bu görüşler eleştirilmez,açıkça karşı gelinmez hatta karşı geliniyormuş gibi bile yapılmaz,böyle bir manzaraya asla izin verilmez.Bu sadece PKK ve  BDP mensupları için değil aynı zamanda pek çok Kürt aydını için de böyledir.Siz hiç medyada ya da basında Öcalan'ı yahut mesajlarını üstü kapalı da olsa eleştiren,olumsuz bir değerlendirmelerde bulunmayı bırakın bunu yanlışlıkla ima eden bir BDP'li yönetici yada yandaşa rastladınız mı?
     Bu düne kadar böyle idi.

    Ancak ilk kez dün Abdullah Öcalan'ın emirlerine  alışılmadık bir tepki verildi.
 
    Şahsen benim ilk kanaatim Osman Baydemir'in ve BDP'lilerin anında itaatle karşılık verecekleri ya da bu mesajları inkar edecekleri yönündeydi;ancak öyle olmadı.
 
     Dün kü olanları biraz daha açalım ve ve bu sözleri daha yakından inleceleyim:

   Öcalan BDP'ye bir emir verdi.Zaten her zaman verirdi.BDP için emirlerin ne olduğundan ziyade emirlerin yerine getirilmesi önemli olmuştur herzaman.Fakat emrin içeriğine bakacak olursak Öcalan'ın niyetlerini anlayabiliriz.Anlaşılan o ki Öcalan silahlı mücadelenin öyle hemencecik,kısa vadede bitivermesini istemiyor.Ve bunu düşünmüyor da.Bununla ilgili kimseye söz söyleme yetkisi tanımadığı da açık. Bir barış olacaksa önce ben bunu onaylayacağım diyor.Yoksa neden kendi içlerinde silahlı eylem aleyhinde tutum takınan birini susturmak,bastırmak,linç etmek yoluna gitsin ki.

   Gelelim Baydemir'e.."Herkes beni ve yaptıklarımı eleştirme hakkına sahiptir." diyor Baydemir. Yani Öcalan'ın sözleri Osman Baydemir'e göre bir eleştiriden ibaret.Her hangi bir itaat söz konusu değil.Görevinden ayrılmayı düşünmüyor.Davranışlarının kendisini bağladığını ve bundan sonra da bildiği gibi davranacığının sinyalini veriyor.Ayrıca Öcalan'ın "görevi bırakacaksın" vurgusunu da unutmamak lazım.Doğrusu biz eleştiri denilen şeyi böyle bilmiyoruz.Eleştiri ile emir arasında ki ayrımın Baydemir'in kendisininde bilincinde olduğunu biliyoruz.Açıklamayı yaparken oldukça düşünceli,tedirgin,içsel olarak gergin olması;söylediği her kelimeye yaptığı vurgu,kelimeleri arda arda sıralamaktan kaçınıp düşünerek,özenle seçerek,aman yanlış bir şeyler ağzımdan kaçıvermesin edasıyla yapması aslında durumu oldukça ciddi bulduğunu da gösteriyor.Bu durumda Baydemir'in emre itaat etmekle etmemek arasında bir yerlerde kaldığını,itaat edemediğini,alenen karşı da gelemediğini hissettirdiğini düşünüyorum ben.

     Beni en çok şaşırtansa Kışanak'ın açıklamaları oldu doğrusu."Öcalan da bir insandır" dedi Kışanak.Bu cümlesiyle aslında Öcalan'a sürekli atfettikleri "Kürt Halk Önder'i" ünvanınıda kendi içlerinde tartışmaya açmış oldu."Öcalan da bir insandır" demek o bizi bağlayamaz,bize emredemez,görüşlerini söyleyebilir,biz dilersek O'na itaat ederiz demek aynı zamanda.Bu cümlenin hemen ardından "bizi eleştirebilir" sözü de Kışanak'ın " Baydemir'i görevden alın" emrini bir eleştiri olarak gördüğünün ifadesidir.Bir de "bu partinin eşbaşkanı benim" vurgusu da oldukça manidar.Bu partiden biri görevden alınacaksa bunu ancak parti başkanı olarak ben yaparım demektir.Bu cümle aynı zamanda "otorite benim" anlamına gelir.Otorite eğer Kışanak'sa  Öcalan nedir o zaman?Sonuç metninde de " arkadaşımız görevinin başındadır,her hangi bir istifa ya da görevden alma söz konusu değildir"Bu cümlede az önce ki otorite olma iddiasını tamamlayan baskılı bir vurgudur.

    Tüm bunların ne anlama geldiğini gelecekte daha iyi anlayabileceğiz aslında.Ama dünkü olanlardan sonra bir şeyi farketme daha doğrusu bir soruyu sorma fırsatı doğdu: Öcalan sultası çatlıyor mu? Tüm bunlar bunun bir göstegesi mi?

   Böyle bir çatlağın Kürt Sorunu ve terör sorunuyla ilgili gelişmeleri çok yakından etkileyeceği muhakkak.Öyle görünüyor ki artık BDP içinde de Öcalan'ı "mutlak önder" olarak görmeyenler var.Hatta buna itiraz edenler de var.

    Baydemir ve Kışanak gibi dünün ,skandallarla dolu açıklamarının sahibi olan birilerinin son zamanlarda geldiği nokta ve açıklamaları çok çok kayda değerdir.Tabi bunları şimdiden kesin olarak değerlendirebilmek malesef mümkün değil.Bunun için biraz daha zamana ihtiyaç olacaktır.

   Temennimiz "silahlı mücadelenin miadını doldurduğu"nu düşünen ve bunu dillendiren "has" BDP'lilerin artması.

 

2 Kasım 2010 Salı

TUTKUYA PATLATILMIŞ BOMBA


Dün yine gazeteler bir dehşetin haberiyle doluydu.Taksimde patlayan ve patlayamayan bir bomba bir çoğunun manşetindeydi.
Akşam ana haber bültenlerinin de odağında bu konu vardı.
Cumhurbaşkanı,Başbakan,Genelkurmay Başkanı,İçişleri Bakanı vs kendilerince kınayıp,lanetlediler olayı.
Elbette devlet anında olayın faillerini araştırmaya koyulmuştu ve bir çok delil menfur olayı gerçekleştirenin PKK olduğuna işaret ediyordu.
PKK ise jet hızıyla olayı gerçekleştirenlerin kendileri olmadığını açıkladı.Açıklamanın hemen ardından da eylemsizlik süresinin yedi ay boyunca uzatıldığı bilgisi geldi ,üstelik İmralı’dan gelecek talimat bile beklenmemişti.Belli ki durum PKK için oldukça önemliydi.
İçişleri Bakan’ı Atalay da temkinli konuşuyordu.Olayı gerçekleştiren örgütün,grubun,ya da şahısların kimler olduğunu açıklamaktan özenle imtina etti.
Anlaşılan olay PKK’nın işi değildi.
Peki o zaman kim ya da kimler yaptı bunu? Bu tür olayların arkasında olabilecek tek potansiyel örgüt PKK bu vahşeti gerçekleştirmediyse eğer kim gerçekleştirdi öyleyse?
Devrimci karargah mı?Derin devlet mi?Dış mihraklar mı?Kim?
Sanırım bu sorunun yanıtı bizim için çok fazla ehemmiyet taşımıyor.Çünkü vahşetin faillerini tek tek bulup meydanlarda asıp,sallandırsak hatta dünyanın gözleri önünde işkenlerle öldürüp bütün insanlara hatta çocuklara ve yaşlılara bile bunu izletsek yine de bu tür olayların önüne geçmiş olamayacağız.Mamafih,teröristleri yok etmek terörizmi yok etmek anlamına gelmiyor.Ölen ya da cezalandırılan yalnızca terörist oluyor.Öte yandan terörizm birilerinin, insanların zafiyetlerine karşı kullancakları menfur bir araç olarak el altında durmaya devam ediyor.Bu olduğu sürece yani terörizm olgusu yaşamaya devam ettiği sürece ne ülkemiz de ne dünyada insanlar güven içinde olmayacak;zira herkesi memnun edebilecek bir düzen mevcut olamayacak ve düzenle sorunları olanların terörizm silahına sarılmaları elan imkanlar dahilinde olacak.
Peki neden yaptılar bunu?İstanbul’umuzdan ne istiyorlar?
İşte bu soru benim yüreğimi acıtıyor.Çünkü İstanbul benim kısa bir süre önce ayrıldığım ve kısa bir süre sonra kavuşmayı hayal ettiğim büyülü bir şehir.Bu sadece benim için değil,çoğu İstanbullu için de böyle.Çoğu Türkiyelililer ve dünyanın bazı diğer sakinleri içinde..Dünya sadece şimdi değil tarih boyunca İstanbul tutkunlarıyla dolu olmuştur.İstanbul nice padişahların,kralların,hakanların,hanedanların,çar-ların vs.mutluluk rüyası olmuştur asırlarca.O’nu çok büyük ve çok değerli yapan geçmişiyle beraber şu anıdır.Ve ne hazindir ki tam bu nokta İstanbul’u terörizmin hedefi haline getirmektedir.İstanbul bu gün yaşadığı saldırıları biz insanların ona gösterdiği tutkulu sevgiye borçludur.Biz ise bu kadar tutkulu bir şekilde İstanbul’u severek onu hedef haline getirmiş bulunuyoruz.
Çok açık bir gerçektir ki;tutkulu sevgiden zaaf doğar.Ne kadar çok severseniz  sevdiğiniz şey düşmanlarınızın o kadar iştahını kabartır.İstanbulun dün yaşadığı saldırıda ki tek suçu sevilmesidir.
Teröristler canımızı en çok ,en çok sevdiklerimizi acıtarak yakabileceklerinin pekala farkındalar.Bunu ne ölçüde başarabilirlerse o ölçüde siyasilerimizin dikkatlerini çekebileceklerini de çok iyi biliyorlar.Ve amaçları da elbette siyasilerden istediklerini almak.Zira siyasilerinde en büyük zaafı bizim canımızın yanması.
Tabi bu nokta da olayın boyutu da biraz farklılaşıyor.Elbette politikacıların bizi tutkuyla sevmelerinden dolayı onların zaafı haline gelmiyoruz.Aksine onlar kendilerini çok sevdikleri için zaaf oluşturuyoruz biz.Kendilerini  yani işgal ettikleri makamları tutkuyla sevdiklerinden ve o makamda oturmaya devam etmeleri kısmen de olsa bizim seçimlerimize bağlı olduğundan dolayı siyasilere kafayı takan acısını bizden yani İstanbulumuzdan çıkarıyor.
Olan biten de bize ve İstanbulumuza oluyor.
Siyasilere pek bir şey olduğu yok .Maşallah,her biri sapasağlamlar ve sevdiğimiz şehirler, içinde biz olduğumuz halde  yakılmaya ,yıkılmaya,yok edilmeye  çalışılırken onların ayağına taş bile değmiyor.Nasıl değsin ki?Sonuçta onlar kendilerini korumak söz konusu olunca akla hayale gelmeyecek yöntemler bulmak konusunda ince ve ileri derecede zekaya  ve  hünere sahip olabilirken bizi koruma konusunda basit,kolay ve klasik yöntemler dışına çıkamıyorlar;ve biz aşığı olduğumuz İstanbulumuzla beraber her zaman olduğu gibi birilerinin aralarında cereyan eden  menfaat alışverişinin korumasız rehinesi halinde yaşamaya çalışıyoruz.
Peki hal böyle ise ne yapacağız biz?İstanbul ne yapacak?Ve tutkuyla sevdiğimiz diğer her şey ne olacak?
Terörizm var diye tutkularımızdan vaz mı geçmemiz gerek?Nitekim biz İstanbul’umuzu hayatımız pahasına sevmedik mi  ve sevmiyor muyuz?Yüreğimize anlatabilir miyiz,söz geçirebilir miyiz;kalbim İstanbul’u sevmekten vazgeç demeye dilimiz varabilir ,buna cüret edebilir mi?
Eğer bu sorulara verecek bir “evet” yanıtımız yoksa –ki eminim yok-gerçeği anlayıp tembelliği  ve vurdumduymazlığı bir kenara atmamız gerekiyor.
Nedir peki gerçek?Gerçek şu ki kurulu düzen ve düzenin yasama ,yürütme ve yargısı bizi ve tutkuyla sevdiğimiz her şeyi korumak konusunda beceriksiz.Bir gerçekte şu ki hiçbir düzen de bunu sağlayacak güce sahip olamayacak.
Öyleyse kendimizi ve sevdiğimiz her şeyi korumakta bize düşüyor.
Devlet teröristleri yok etmeye devam ededursun,bizim teröriz mi yok etmemiz gerekecek.Bu ateş söndürülmedikçe her çözüm geçici ve günü kurtarmaya yönelik olacak.
Dünden bir gün önce İstanbul’un kalbinde bir bomba patladı.Yarın,patlayacak daha nice bombalara gebe.
Tutkuya,en güzel yanımıza atılmış bombaları susturmak hiç kimsenin değil sadece bizim elimizde…

21 Haziran 2010 Pazartesi

BU VAHŞİ SAVAŞI KİM BİTİREBİLİR?

 
     Terör örgütü PKK'nın karakol baskınında aldığı on bir can dün devlet töreniyle memleketlerine uğurlandı.
     Saldırıda yaşamlarını yitiren bu genç fidanlar şüphesiz o ahşap tabutların içerisinde ,cansız vaziyette olmayı haketmiyorlardı.
     Hayatlarının baharında ebediyete uğurlanmaları en azından bizim için büyük bir talihsizlikti.
     İşin acı tarafı bu saldırılar bundan sonrada yaşanmaya devam edecekmiş gibi görünüyor.Bunun anlamı şu:Bu ülke bu acıları gelecekte de yaşamaya devam edecek.
     PKK saflarında ki kayıplarıda hesaba katacak olursak bu anlamsız savaşta Türkiye yaklaşık yüz bin insanını toprağa gönderdi.Ve görünen o ki her iki tarafta daha nice yüz binleri toprağa göndermeye hazır görünüyorlar.
    ANLAMSIZ SAVAŞ
    Bu savaş hiç bir anlamı olmayan,taraflarına bir şey kazandırmayacak olan iğrenç bir tezgahın ürünüdür.Bu savaşta ne Türkiye Cumhuriyeti PKK'yı ne de PKK Türkiye Cumhuriyeti'ni bitirebilecek kudrettedir.
    Savaşın süregeldiği yirmi beş yıllık uzun zaman diliminde insiyatif kullanmayan tek taraf vardır:O da cepheye sürüklenen binlerce genç fidanın bağrından çıktığı halktır.Halkın artık savaşın insiyatifini eline alma zamanının geldiği gün gibi ortadadır.Anneler ve babalar çocuklarına sahip çıkamayan ve onları gencecik yaşlarında dağ başlarında, nöbetlerde ayrılıkçı gerillaların önlerine siper yapan zihniyetin pençesinden yavrularını kurtarmak zorundadır.
    Bu zihniyetin bir başka türevi aynı şekilde ovadan devşirdikleri Kürt insanlarını  dağa çıkaran ve onları kendi kanlarından ve canlarından insanların varlıklarına kastetmeye zorlayan karanlık "AĞA-BABALAR"dır. Kürt anne-babalarda evlatlarına sahip çıkmak ,evlatlarını dağlarda en zor yaşam şartlarına mahkum eden,adeta bir piyon gibi onları  kendi bireysel politikaları uğrunda kullanan bu şer odaklarının ellerinden kurtarmak zorundadırlar.
    Aksi halde olacaklar gün gibi ortadadır.İktidarı,muhalefeti,medyası,genel kurmayı,sivil toplum kuruluşları onca kayıptan sonra birbirinden farksız bir biçimde "SAVAŞ TAM-TAMLARI"çalmaktadırlar.Savaş tamtamları demek bu memleketin daha nice yüz binlerini törenlerle mezarlara uğurlaması demektir.
  
      HALK İNSİYATİFİ
     Öncelikle bir şeyin altını kalınca çizgilerle çizmek gerekir:İnsiyatif ancak iki tarafında gerekenleri yapmasıyla işe yarayacak bir müessesedir.Bir tarafın gerekenleri yapması diğer tarafın yapmadıklarını telafi etmez.
      Artık şehit anne -babaları da  her cenazede vuku bulduğu gibi kameralara "vatan sağolsun","bir evladım daha var ,onu da göndereceğim"gibi açıklamalar yapmaktan vazgeçmeliler.Bunun yerine "benim oğlum neden öldü,benim size sapasağlam teslim ettiğim bu genç fidan niçin şu an burada değil","bana oğlumun ölümünü açıklayın" diye sormalılar.Sormalılar ki onca kayıptan ,onca ananın yüreğinde ki ateş kor olduktan sonra bile kayıpların hesabını vermek yerine; "sonuna kadar savaşacağız"diye açıklamalar yapanlar en azından böyle pervasız ve hoyratça kahramanlık bağırtıları sergilemekten bir parça vazgeçsinler.
     Kürt anne ve babalarda bunu yapmalılar.Çünkü ölen sadece devletin askerleri değil.Dağdan gelen cenazelerin Kürt Analarının bağrında kopardığı ateş şehit analarının kinden farklı değil.Öyleyse onlarda dağa giden yolu bütün güçleriyle kapatmak zorundadırlar.Bunu yapmazlarsa bu kanla beslenen kirli sistem her iki tarafında gürbüz delikanlılarını çiğneyerek yaşamaya devam edecektir.
    Artık umut anne ve babalardadır.Bu savaşı bitirse bitirse onlar bitirebilir.