Ve Allah (C.C) buyurdu ki:

İMAN EDEREK SALİH AMEL İŞLEYENLERİN HATALARINI AND OLSUN Kİ ÖRTERİZ VE ONLARI YAPTIKLARI AMELLERDEN DAHA GÜZELİ İLE MÜKAFATLANDIRIRIZ. (Ankebut, 7)

GÜNÜN SÖZÜ

İNSANLARA MERHAMET ETMEYENE ALLAH (C.C)MERHAMET ETMEZ...
Hadis-i Şerif

DUR!BURADAN ÖTEDE RİSK VAR!!!

HOŞGELDİN...AMA BURADAN SONRASI SENİN İÇİN HOŞ OLMAYABİLİR...DİKKATLİ OL...
Ben bir miktar suydum,
Yatağımı arıyordum,
Bulacaktım ama;
İzin vermediler,
Kim mi?
Herkes...
Hikayecik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayecik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2011 Pazartesi

GÜNEŞ...KİMİNE GÖRE HAYAT KİMİNE GÖRE YANIK...

   

      Bu insanları tanımadan ve onların yaşayışlarını henüz görmeden önce ki hayatım oldukça keyifliydi.Bu insanları bir kez tanıdıktan ve yaşayışlarına şahit olduktan sonra içimde bazı şeyler  değişti.Dünyanın artık düzelemeyecek kadar boka batmış bir yer olduğunu gördüm ve üzüntülerim arttı.Ben de yıllarca dünyanın o ,boka batmış kısmında ,bu gerçeğin farkında olmadan yaşadım. Kim bilir farkında olmadığım daha nice gerçekler var. Aslında insan olmak biraz da "farkında olmadan yaşamak" mıdır?

                                                                        ***

       Başımı ,rüzgardan iki elimle güçlükle tuttuğum gazeteden kaldırdığımda O'nun bulunduğum masaya doğru yaklaştığını gördüm.Çok uzun süreler O'nu görmemiş olmama ve çok değişmiş olmasına rağmen tanıdım.Yanında kendi gibi biriyle yaklaştı. Derin ve içten bir saygıyla selam verdi. Selamını ayakta aldım ve elimi sıkan elini kendime doğru çekip hafif sarıldım. Bu samimiyetten memnun olduğunu gözlemek beni mutlu etti.

      Saçları sarımtrak ile kızılımsı arası tuhaf bir renk almıştı.Bu renk doğal mıydı yoksa güneşin ultraviyole ışınlarına fazla maruz kalmasından mı, bilemiyorum.O'nu son gördüğümde 7 yıl önceydi ,belki de daha eski.Fakat cildi fena yanmış ve kalınlaşmıştı. 18 yaşında genç bir delikanlı olduğunu bana O'nu tanıyan hafızam söylüyordu. Yoksa en çok 18 yaşında ki bu adam en az 38'indeymiş gibi görünüyordu.

                                                                    ***

      Yan masadan iki tabure alıp masaya buyur ettim. Kırmadı beni.Gözleri donuktu.Sanki bana çok aşağılardan bir yerlerden bakıyordu.Cebri bir saygı duyuyordu sanki.Yüzünde hayata dair yaralı umutlar besleyen birinin gölgesi vardı ve bu açık seçik belli oluyordu.

      "Ne var ne yok?"

       Sorduğum soru sanki O'nu rahatsız etmişti. Başka konulardan, örneğin benden, bahsetmek ister gibiydi."Uzun zaman oldu abi" dedi kırık dökük bir ses tonuyla. Sonra duraksadı.Yüzüme bakmıyordu.İri gözlerinin ucundan aklı bambaşka alemlere kaymıştı. Bense gözlerini izliyordum.Çok berraktı bakışları.Sanki hiç bir şeye karşı içinde hiç öfke barındırmıyordu.Neden sonra sorduğum soruyu hatırlamış gibi toparladı kendini:

       "Çalışıyoruz be abi"

        "Ne iş yapıyorsun?"

         "Ne iş olursa.Kayısı topluyoruz bazen.Dün domates vardı.Dün çok sıcaktı.Bu gün daha iyi."

         Anlatmasını istiyordum.O'nu bu hale getiren şeyin ne olduğunu öğrenmek istiyordum.Yaptığı işler belli ki çok yaşlandırmıştı.Taptaze bir çocuk olduğu eski günlerini de biliyordum.Zaman ne yaptığı için bu kadar hızlı işlemişti O'nun bedeninde?

                                                                      ***

         Yaklaşık 7 yıl önce sabahın çok erken saatleriydi.Güneş henüz doğmuş kırsal insanlar her zamanki ağır fiziksel koşullarına doğru yol almaya başlamışlardı. Çalıştığım benzinlik köylülerin ilk uğrak yeriydi. Evlerinden çıktıktan sonra bir çoğu önce benzinliğin marketine gelirler ihtiyaçlarını aldıktan sonra da güneşin alnına , tarlalarına doğru yollanırlardı. O yıllarda gençtim ,aklım bir karış havadaydı ve bu insanların koşullarını algılayamıyordum. O'nunla ilk kez orada karşılaştım.Sabahın köründe babasının elinden sıkıca yapışmış tarlaya gidiyordu. O'nu ilk tanıdığım anı hatırlamak çok zor olmadı çünkü çok zeki bir çocuktu ve söylediği bir cümleyle zihnime kazınmıştı:

         "Şapkanı unuttun mu baba, güneş seni yakacak."

          Ardından zeka parıltılarından bolca barındırdığı gözlerini gözlerime dikip:

         "Abi,sizin şapkanız var mı?Babama ödünç verseniz.Çünkü şapka alacak paramız yok."

         Cevabım o an hayatımın ne tür bir bilinçsizliğin içine gömüldüğünün göstergesi gibiydi:

         "Var canım, ama bana da lazım burada.Lazım olmasa verirdim."

          Ah ben o cevabı vermeseydim keşke.Şimdi düşününce çıkarıp başımı vermediğime bin pişmanım.O ise bana babasından yiyeceği azarı göze alarak bir şeyi, insanlığı hatırlattı:

         "Sizin şapkaya ihtiyacınız yok ki abi.Siz gölege de çalışıyorsunuz.Üstelik klimanın altındasınız."

          "Abiyi rahatsız etmesene oğlum!!!"

          Abisinde rahatsız olacak bir yürek ve akıl var mıydı ki?

                                                                  ***

         Bu çocuğun adı Abdullah.Henüz 18'inde."Bizde tarla tapan olmayınca kim ne iş verirse çalışıyoruz." dedi.O bir istisna değil.Kendisi gibi yüzlerce kırsal genç var bizim burada.Okumak, kariyer ve rahat sahibi olma şansları yok.Bazı tuzu kuruların kurduğu basit bir cümlenin basit bir öznesi onlar:"Herkes okursa bu işleri kim yapacak?" Okuyamayıp "bu işler" denilen işleri yapan "tür"ün örnekleri onlar.Hakkaten, bu çocuk ve onun gibi olan yüzlercesi okuyabilse kim toplayacak o sıcakta "domatesi"...

                                                                 ***

       Onlar gündelik, güneş alınlarında yanıp ,ellerinde birikmiş yarıklara yenilerini eklemek üzere tarlaya doğru yollanırken son model,gıcır gıcır bir 4 çarpı 4, Jeep yakıt pompasına yanaştı.Belli ki 50 km ötemizde ki sahile , tatillerini geçirmeye gidiyorlardı. Hayatlarından pek memnun görünen orta yaşlı bir bey , eşi ve çocuğuydu araçtakiler. Arabadan önce adam indi. Anahtarı pompa görevlisine teslim edip kendisi şöyle bir gerindi.Bu gerinmenin içinde pek ukala bir tavır rahatça algılanabiliyordu. Arabada ki çocukları da ardından indi. Çocuğun arabadan inişi büyük bir olay oldu adam için,ki kibarca eşine çıkıştı:" Acele et ,çocuğa bak.." Adamın bu tatlı sert uyarısı karşısında kadın telaşla çocuğun elinden tuttu.Çocuk markete gelmek ve bir şeyler almak istiyor gibi annesini çekiştiriyordu.Adam yine devreye girdi:"Ne istiyorsa git al."Ve ardından ekledi:"Şapkasını giydir çocuğun.Güneşten geçeceksiniz."Güneşten geçilip markete ulaşılacak alan bir kaç metreydi.

                                                                   ***

        Yıllar öncesinin anılarından sıyrılıp güçlükle O'na döndüğümde "bir sigaranı alabilir miyim abi" diyordu O.Bu arada gözü gazetede ki resimlere takılmıştı.Yüzüne anlamlı bir hüzün peyda oldu.Resimler insanlığa dair derin acıları anlatıyordu.Kimsenin anlamadığı, yaşamak istemediği hayatlara sahip , çoğu çocuk ve kadın ,Afrikalı insanlar.

       "Biz iyiyiz yine de be abi...Baksana, Afrikalılar ne durumda...O insanların yerinde olabilirdik...Keşke param olsaydı biliyor musun? Gönderirdim onlara..Hepsini hem de...Bi de düşün Ramazan ayındayız."

                                                               ***

      Vicdanım harekete geçip zihnimi bir gün öncesine götürdü yine. Bu kez O'nu duymuyordum.Başım söylediklerini anlıyormuşum gibi kendiliğinden arada bir inip kalkıyordu.Önce ki güne dair görüntüler gözümün önünden geçiyordu istemsizce.

       Saat öğlenin ikisiydi. Günün en sıcak anlarıydı.Güneşten korunmak için gereken tüm tedbirleri almış vaziyette pazardaydım. Yine de sıcak alabildiğine rahatsız ediyordu bedenimi.Bir an önce oradan kurtulmak,klimanın soğuttuğu odama kavuşmak için can atıyordum.

      "Şu domatesten olsun,beş kilo ,evet"

       Ne kadar kolay kuruyordum bu cümleleri.Bu domatesleri güneşin doğumundan batımına kadar toplayan ve bu yüzden yirmi yıl yaşlı görünen çocuk şimdi karşımdaydı. Onun gibi yüzlercesi de etraftaydı. Kalınlaşmış derileriyle sanki üstüme geliyorlardı.Bu normal miydi, anormal miydi?

      Biri, tuzu kuru biri, " bu insanlar okusa,kariyer sahibi olsa kim yapacak bu işleri" demişti.

      Kölelik bitmiş miydi? Fırsat eşitliğinden mi bahsediyordu başbakan? Adil düzene mi geçilecekti iktidar el değiştirdiğin de?  "İstikrar sürsün Türkiye büyüsün" sloganı bu insanların güneş yanığı yüzlerine iyi gelir miydi?

                                                                                 ***

       Ve izin isteyip masadan ayrıldı.İşinin olduğunu söyledi. Yine görüşelim dedi.Arkalarından öylece bakakaldım.Ucuz tarım işçileriydi bunlar.Tarım işçisi olmak iyi bir şey miydi? Bilemiyorum.Ama şu var ki, geçmişte,iki yüz yıl önce, bir ressamın resmettiği , milyon dolarlar değerinde ki bir tabloda,"yemek yiyen patates işçileri"nde ki insanlara ne çok benziyorlardı.

23 Haziran 2011 Perşembe

YÜZLEŞME




      Çoğu Türk genci gibi, iğrenç bir yapının beslemesiyim ben de. İnsan olduğumu hiç hissedemeden , düşünme yetimi yıllar yılı kullanamadan yaşamış zavallı bir Türk bireyiyim. Cinsiyetim ve gereklilikleri üzerinde bile herhangi bir his sahibi değildim.

       ***

      Geldiğim noktada ihtiyaç duyduğum tek şey geçmişimle dobra dobra yüzleşmek. Kim ,nerede bana ne yaptıysa tüm detaylarına kadar ortaya dökmek,tartışmak ve bilincimin derinliklerinde yaşayan , bu yetmezmiş gibi bu günkü yaşamıma,insanlığıma,düşüncelerime,anlayışıma,vizyonuma tesir edip beni ruhsal hastalıklı bir mikrop haline getiren  viral anılardan sonsuza dek kurtulmak,kurtulmaya çabalamak. Çünkü ben artık çok iyi biliyorum ki kendimden hiç ama hiç memnun değilim. Bunda suçun sadece bende,kendimde olduğu zırvalarını reddediyorum,buna inanmıyorum.Hayatımı şu bulunduğu noktaya tek başıma sürüklemedim,bu apaçık bir gerçek. Birilerinin papağan gibi tekrar ettiği , önüne gelen hastalarına içinden çıktığı yapıya uyarlamak üzere telkinler ve ilaçlar veren "uzman/psikolog yardımı" tavsiyelerinin de hiç bir şekilde çare olmadığını gördüm,yaşadım, anladım. Benim için tek dönüş, bütün benliğimi en ince detayına varana kadar inşa etmiş olan geçmişimle ve o geçmiş içinde yaşadıklarımla  yüzleşmek. İşe yarayacak mı, kendimi insan  olmaya doğru evirebilecek miyim," evet ,zor oldu,ama değdi,artık insanım:)" diyebilecek miyim sonunda bilmiyorum ama insan olmak için her şeye değer bence.

       ***

      Dünyanın bütün çocukları gibi muhteşem yeteneklerle, yüksek bir enerjiyle dünyaya gelmiştim oysa. Dünyaya gözlerimi açar açmaz bütün güzelliklerimi törpüleyen ve bütün çirkinliklerini ruhuma serpiştiren bir toplumsal yapıyla karşılaştım. İnsanın en temel niteliklerinden biri olan adaptasyon gözlerimi gerçeklere karşı öyle kapamıştı ki, şu okuyacağınız cümleleri bir an bile düşünemeden yıllarca yaşamışım ben. Üstelik kendimi bir halt zannederek,kendimle övünerek,mutluluk pozları vererek,hayatı toz pembe algılayarak. Bir bakmışım ki, ben yokmuşum aslında. Ben diye bir şey yokmuş. Ben sadece içinde yaşadığım toplumun bir kölesiymişim. Toplumun amacı beni eğitmek ,adam etmek,bana vasıflar kazandırmak vs filan değilmiş.Benden beklentileri sadece onlara köle olabilmemmiş. Onlara köle olabildiğim ölçüde sevmişler,beğenmişler beni. Kendim olabildiğim ölçüde de nefret etmişler,dışlamışlar,sevgilerini esirgemişler, ve daha nice ruhsal işkenceler.

     ***

    Bu yazıda ki cümlelerin muhatabı "Hrant Dink"in eşinin ifadesiyle "bir bebekten katil yetiştiren" sistemdir. Sistem sadece ihtiyacı kadar kişiyi katil yapmış geriye kalanları da bir hiç haline getirip bırakmıştır,benim gibi...Sistem sadece siyasal olan değildir. Bu sistemin beslediği,yaşattığı,iş verdiği,aş verdiği, giydirip kuşattığı,hastanesinde tedavi edip okulunda okuttuğu;hasılı yaşam direklerini sistemin çatısı altına dayamış tüm bireylerdir.Sistem bu sistemi kuran ve yaşatan herkestir. Heba ettikleri sadece benim yaşamım değildi,bunu biliyorum,her an görebiliyorum çevrede. Nice eşsiz cevherler kendilerini bulmamak üzere kaybettiler.

      ***

      Öğretmen olabilmek için hiç bir ön koşulun aranmadığı,örneğin;insanlık,iyilik,erdemlilik,zeka,ahlak vs, sınav sisteminde başarılı olan tüm gerizekalı,idiot,embesil ve psikopatların da öğretmen olabildiği bir eğitim sisteminin bedbaht bir öğrencisi olmamla başladı bir çok şey. Okula başlar başlamaz fark ettiğim ve daha sonra da defalarca sayısız örnekler vesilesiyle perçinlediğim ilk önemli düşüncem şuydu: Herkes öğretmenlere saygı duyulmasının zorunlu olduğundan bahsediyordu ,bunun için her yerde büyüklerden nutuklar dinliyorduk ama ben öğretmenlerimde saygı duyulacak bir yan bulmakta zorluk çekiyordum. Henüz yedi yaşında , parmak kadar bir çocukken gürültü yaptığımız için bizi falakaya yatıran bir pezevengin nesine saygı duyacaktım ki. Öğretmenler odasında fosur fosur sigara içen, sonra sınıfa gelip çeşitli vesilerle bize küfreden ve elimize kalın tahta sopalarla abanan ,acıya dayanamayıp elimizi geri çektiğimizde hedef gözetmeksizin sopayla kafamıza gözümüze dalan kompleksli bir kaltağın nesine saygı duyacaktım acaba . Öğretmenler alenen bu işkenceleri bize yaparken toplum onlara her mekanda "hocam" diye hitap ediyordu. Tanrı cezalarını versin, bu gün kendim için en nefret ettiğim lakap "hoca"dır. Hoca benim çocukluğumda ve ergenliğimin ilk yıllarında "şiddet"in bir temsilcisiydi. Uyguladıkları şiddet sadece fiziksel olarak kalsa iyiydi. İşin duygusal boyutu ve sonuçları çok daha vahimdi ve vahimdir.

      ***

        Henüz bir kaç yaşındaydım. Ailem de sigara içen kimseler yoktu. Aile dışındaysa sigara içmeyen. Ailem beni girdikleri ortamlarda sigaranın etkilerinden koruyacak akılsal ve pedagojik olgunluğa sahip değildi. En yakınımda sigara içen birey dayımdı. Dayım sigarayı paket paket değil fabrikasıyla içerdi. Sabah uyandığı anda  ilk yaptığı iş birbiri ucuna ulayarak sekiz on sigara içmek olurdu. Bu tuhaf sigara fetişizmi akşama kadar sürer ve ben küçücük bir çocuk olarak ,gün içinde defaatle onu izlerken şaşkınlığa düşerdim. Oysa dayım çok kabaydı çevresindekilere karşı. Bunun için onu suçlayamam çünkü çevresinde nezaket ya da kibarlık sözcüğünün anlamını bile, bilen hiç kimse yoktu. Hiç kimseye değer vermeyen,en yakınlarına olabildiğince kaba saba davranan dayımın sigaraya karşı duyduğu bu tutkuyu anlamakta zorluk çekerdim.Ne vardı o otçul çubuklarda ki dayım gibi birini bile kendisine bağlamayı başarıyordu.Dayım 52 yaşındayken,geçen yıl akciğer kanserinden öldü. Kanser olduğunu duyduğunda hastalığına hiç aldırış etmedi.Yüzünde ölümcül hasta olmasına karşılık hiç bir endişe ya da korku ifadesi görmedim. Kanser olmanın onun için tek olumsuz anlamı vardı: Sigarayı bırakmak zorunda olmak. Bırakamadı. Sadece hastanede yattığı bir kaç haftalık süreçte mecburen içemedi.Eve geldiğindeyse içtiği sigara adedini azaltmakla yetindi:Dört paketten iki pakete.

       Bir gün dayımın paketlerinden ,gizlice  bir kaç sigarasını aşırdım.Bunun yanlış ve kusurlu bir davranış olduğunu bilmiyordum.Aşırdığım sigaralar tükendikçe bu alçakça işi tekrar yaptım.Yaptığım bu şeyden hiç kimseciklerin haberi yoktu.Hiç bir şeyin sonsuza kadar gizli kalamayacağını,en gizli işlerin bile muhakkak bir gün açığa çıkacağını düşünemiyordum.Çocuktum.Sekiz yaşındaydım henüz.

      Ve ,annem yaşadığımız evin bodrumunda , bir karton kutunun içine sakladığım izmarit ve külleri bulduğunda günlerden pazardı ve pazar bizim banyo günümüzdü. Saçlarım köpüklüydü ve göz yakmayan şampuanları almaya babamın maaşı yetmiyor olduğundan gözlerim sımsıkı kapalıydı. Önce sokak kapısının büyük bir hışımla açılıp ardından süratle çarpıldığını duydum.Gelen annemdi ve tanıdık bir hışımdı bu.İçtiğim sigaraları yakalamış olması ihtimali beni bir an için hoplatmıştı.Yüreğimin ağzıma geldiğini, ödümün patlayacak gibi olduğunu, içimin büyük bir korkuyla dolduğunu bu gün gibi hatırlıyorum ve işin kötüsü o an annemin hışmından sığınabileceğim hiç kimse yoktu, ben sekiz yaşındaydım.Başıma geleceklerden bu kadar korktuğuma göre daha önce defalarca bunu yaşamış olmalıyım , ki defalarca yaşadım. Banyonun kapısı kırılacakmış gibi açıldığında ellerim saçlarımın üzerinde , gözlerim sımsıkı kapalı, ayakta  ve korkuyla bekliyordum. Bir el incecik kollarımı kavramış, bir kaç kesici diş derimi ezmeye başlamıştı. "Annem işe ısırarak başladığına göre çok sinirlenmiş olmalı. Eğer bu kadar sinirlendiyse ,vah halime.Uzun sürecek bir dayağa hazırlanmalıyım" diye düşündüm. Ardından sırtımda hissettiğim güçlü bir şaplağın tesiriyle başımı banyo duvarına çarptım ve yere düştüm. Birbiri ardına yumruk ve tekmeler çıplak vücuduma isabet ederken büyük bir suç işlediğimi düşünüyordum. O an annemin söylediği sözleri ,ses tonunu banyonun içinde yaptığı yankılı haliyle hatırlıyorum."Ulaann ,eşşoğlu eşşek, seni ben bunun için mi doğurdum." diyordu annem.Kaç dakika sürdü,ne kadar canım yandı, nerem morardı ve kanadı bilemiyorum. Ama çocuk ruhum çok yaralanmıştı. Dayak bitince saçımı duruladı annem. Üstümü giyindim. Kapının önüne çıktım. Düşünmeye çalıştım.Kanımca bana yapılanın bir telafisi yoktu. Sekiz yaşındaydım ve o olaydan sonra,sık sık yaşadığım her bu tür olaydan sonra olduğu gibi o evde yaşamaya nasıl devam edebileceğimi düşünüyordum. O an orada, eğer gidebileceğim bir yer olduğuna inansaydım hiç tereddüt etmeyip gideceğimi bu gün gibi biliyorum. Sekiz yaşındaydım ve o yediğim dayak için şikayet edeceğim hiç bir yer yoktu. Çok acıdım kendime.

        Sigara içmeyi hemen kestim. Ama bu kesiş bilinçli bir kesiş değildi. Yaşadığım şeyi bir kez daha yaşamayı göze alamazdım. Sekiz yaşımın ilk günlerini yaşıyordum. Sigarayı ilk kez büyük bir korkuyla o zaman bıraktım. Ama sigaranın beni bırakmadığını çok iyi biliyordum. O içimdeydi. Bir gün gelecek annem ve babamın öfkelerinin bana işlemeyeceği zamanlar olacak ve ben yeniden, özgürce sigara içmeye başlayacaktım. Lise birinci sınıfa gelene kadar bir tek bile sigara içmedim. Liseye ise sigarayla başladığımı anımsıyorum.

       Annemi bunu yaptığı için suçlayamıyorum çünkü o da babasından aynı şeyi görmüştü. Dedem dayımı,okul günlerinde sigara içerken yakalayıp , odaya kitleyip öldüresiye dövdüğünde , kapının önünde olanları izleyen ve içeriden gelen sesleri dinleyenler arasında annem de varmış. Ve annemde o zamanlar onlu yaşların başında bir çocukmuş.

       Bu gün benim çocuğum olsa ve ben onu sigara içerken görsem,tabi ki onların bana yaptığını ona yapmam da, önce kesinlikle çok iyi düşünürüm. Yapacağım herhangi yanlış bir davranışın ona sigarayı bıraktırmayacağını bildiğim gibi onu daha da tiryaki edeceğini bilirim. Kendimden bilirim bunu.

       O olayın üzerinden yıllar geçti. Zihnimde dün olmuş gibi duruyor ama . Sık sık o an gözlerimin önüne gelip düşüncelerimden geçiyor. Ve ben sigarayı bırakamıyorum şu an.Annem bırakmam için bana öğüt veriyor. O gün o dayağı atacağına karşısına alıp insanca konuşsaydı , kesinlikle kendimden emin bir vaziyette söylüyorum bunu, ben bu gün sigara içiyor olmazdım. Kesinlikle ve kesinlikle.

       ***

       Daha anlatılacak sonsuz sayıda anı varken zihnimde şimdilik bu kadarıyla yetinip , gitsem iyi olacak. Bunları anlatmak yordu beni.Ama iyi oldu.Hafiflemiş hissettim kendimi.Galiba daha çok hafiflemeye ihtiyacım var.Bütün ruhsal ağırlıklarımı atmam gerek.Bunu başarabilir miyim bilmiyorum..Ama o kahrolası geçmişle sonuna kadar , açıkça yüzleşmeye kararlıyım. Hayatımın geldiği nokta da ne kadarı benim suçum ne kadarı değil bilmeliyim.Bu sanırım en iyisi...

20 Haziran 2011 Pazartesi

MALBORALI SOLCULUK



     68 kuşağının faziletlerinden dem vurmaya başladı önce.Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ne yiğit,ne cengaver ,ne cesur, ne ultra süper kahraman insanlar olduğunu anlattı. Ölüm karşısında ki tutumları beyefendiyi oldukça mest etmişmiş. O övüyor , yere göğe sığdıramıyor ve överken kullanacağı cümleleri seçmekte zorluk çekiyordu ve bense sessizce,put gibi dinliyordum. "Sende bir şeyler söylesene " dedi hafif burgulu bir sesle. Aslında istediği şey sürekli gördüğü ve alıştığı bir tepkiydi. Bir klişeyi tekrarlıyor ve bu, gerçeği tam anlamıyla bilinmeyen klişeyi benim de onaylamamı bekliyordu. Onaylamadım elbette.Hayatım boyunca tüm toplumsal klişeler karşısında takındığım o sinir bozucu tavrı takındım. Sustum. Bir şeyler düşünüyor gibi yaptım. "Yaaaa sen neden konuş muyorsun?" der gibi homurdandı.

       "Hakkında hiç bir bilgim olmayan bir konu olduğu için bir şey söyleyemem" dedim.

       Şaşırmıştı.Biraz da sinirlenmişti.Bu ülkede bütün sol ve sağ cenah için sembol olmuş isimlerle ilgili bilgim yok demek ona tuhaf gelmişti. Aslında bu cümle onun beyninde kendisini onaylamadığım biçiminde yankı buluyordu. Bunun farkındaydım. Sinir katsayısını biraz daha artırmak istedim.Bunu bilerek yapacaktım.Zaten sürekli de yapardım. Çünkü bu, Türkler'in genel karakteristiğiydi. Övünmek ve övmek konusunda üstlerine gelir yoktu.Ama övünmenin de övmenin de bir orta yolunu tutturamazlardı.Allah onları bu yeteneklerden eksik yaratmış gibi davranıyorlardı.Halbuki bu bir kader değildi. Bu da benim sinirlerimi bozuyordu. Çünkü onları seviyordum. Çünkü ben de bir Türk'tüm. Her nerede bir Türk'ü övünürken ya da överken görsem üzerine gidiyordum. Bazen de kendimi kaybedip karşımdakini öfkemden sinirlendiriyordum.

      "Anlıyorum" dedim. "Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öldürülmeleri talihsizlik. Ama şunu da çok iyi  biliyorum ki onlarında yanıldıkları , hata yaptıkları noktalar muhakkak vardır. Onları bir Aziz ya da bir Peygamber gibi algılamam mümkün değil."

       Sözlerim zihninde şimşek etkisi yaptı. Sinirlenmişti ,hem de o biçim. Nabzı artmış ,sesine bir titreme çökmüş ve soluk alıp vermede güçlük çekmeye başlamıştı. Benden beklentisini biliyordum.Nolursa olsun beklentisi gerçekleşmeyecekti. Ortamı yumuşatmayacak ,haklı olduğunu ona hissettirmeyecektim.Buna hakkı yoktu çünkü.Alışmamıştı karşıt düşüncelere tahammül göstermeye. Deniz Gezmiş'in aziz ve yüce bir insan olduğuna onun gibi inanmamı bekliyordu.O bir tabuydu.İçi tabularla doluydu.Onunla ve onun gibi milyonlarca insanla ,bu ülke de iletişim kurmanın yolu yarım yamalak,kulaktan dolma bilgilerle yarattığı heykellerin önünde eğilmekten geçiyordu. Deniz Gezmiş'in asıldığını ve onun bir kahraman olduğunu duymuştu girdiği her ortamda.Hakkında bir tek satır bir şey okumadan ,hiç sorgulama ihtiyacına girmeden tabuyu kabul etmişti. Davranışları benden o tabuya ilişmememi aksi halde hır çıkaracağını salık veriyordu. Ama bende de Halide Edip ruhu vardı biraz. "Hırdan gürden eğilmez boynum. Haklıysan beni ikna etmek zorundasın.Beni ikna etmenin yolu da ikna etmek için uğraşmamak"

     Çok çevik bir hareketle ayağa kalktım. Korkak bir tazı gibi gardını aldı karşımda.Artık küçülebileceği kadar küçülmüştü.Ona uymayacaktım ve uymadım.

      "Seninle kavga edeceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun.Böyle bir şey olmayacak. Ama sana şu kadarını söyleyeyim: Deniz Gezmiş ve arkadaşları Amerikan Emperyalizm'ine karşı mücadele vermişlerdi sana göre değil mi? Güya sen de onların izinden gidiyorsun. Onlar sana göre ruhani kişiler. İçtiğin sigaranın markası Amerikan. Giydiğin ayakkabı Amerikan.Binmek için can attığın, bunun için babana her gün kabuslar yaşattığın araba bir Amerikan markası. Amerikan dilini öğrenmek için kurslara gidiyorsun. Eğer imkanın olsa bu gün atlar gider Amerikan üniversitelerinde master yaparsın. Sen Deniz Gezmiş'i sevsen nolur sevmesen nolur. Ama sana bir tek tavsiyem var.Bence sen bu halinle Deniz'cilik yapmayı bir kenara bırakta karşında ki insanların düşüncelerine saygı duymayı öğrenmeye bak."

      Afallamıştı.Ben de sinirlenmiştim. Koşarak terkettim orayı. Bir gün sonra aradı.Buluşmak istedi. Buluştuk.Konuyu hiç açmadık.Ama sanki bir şeyler değişmişti.Ve sanki bir taş yerinden oynamıştı.Mutlu oldum.

7 Haziran 2011 Salı

FOREVER



   Bekleme salonuna geldiği ana kadar kalbi hızla çarpmayı sürdürmüştü.Bir ay sonra onu ilk kez görecekti.İçinde bulunduğu odanın ürkütücü bir sadeliğe sahip olduğunu fark etti.Dört duvar,bir ahşap kapı,bir masa ve iki sandalye ;onlarda ahşaptan. Keşke bir pencere olsaydı diye geçirdi içinden.Dışarıyı izleyerek zamanı hızlandırabilirdi. Zihninde bir kaç gündür hep aynı soru geziniyordu."Nasıl bulacağım onu?Her zaman ki gibi güçlü mü? "Kendini sakinleştirmeye çalıştı.Onu üzebilecek her türlü davranıştan kaçınmalıydı.Güçlü görünmeliydi.Onun buna şiddetle ihtiyacı olabilirdi.Ağlamayacaktı ne olursa olsun ve gülümseyecekti.Ayrıca ondan güçlü olmasını,sakin olmasını,sağlıklı düşünmesini,kendisine iyi bakmasını,insanlara dikkat etmesini vs istemeyecekti.İlk kez ondan kadınsı merhametini esirgemesi inancı filizlendi içinde ve bu duygu ,ruhunun bütününde derin acılara neden oluyordu. Ondan merhametini esirgemek zorunda olmak...Yapabileceği daha fazla şey yoktu.Ona eskiden olduğu gibi küçük bir çocuk olarak değil güçlü bir erkek olarak muamele etmeliydi.Onun burada ihtiyaç duyacağı tek şey oydu.Güçlü bir erkek olmak.

     Koridorda ki ayak seslerine kulak kesildi.Uzaktaydılar ve hızla yaklaşıyorlardı.Birazdan kapı açılacak ve o içeriye girecekti. Sarılacaklardı. Bir ay sonra ilk kez kokusunu duyacaktı.Yüzüyle,mimikleriyle,yumuşacık gülümsemesiyle.Görüşme boyunca ellerini hiç bırakmayacaktı.Gözlerini gözlerinden ayırmayacaktı.Gülümseyecekti.Bu durumun onda zerre kadar rahatsızlık uyandırmadığını ona gösterecekti.Ki gerçekten de gurur duyuyordu onunla.Sonra da kendilerine tanınan tüm zamanı konuşarak geçireceklerdi.Nasıl başlayacaktı sohbet?Neler konuşacaklardı?

      Yaklaşan adımlar kavuşma zamanının geldiğine işaret ediyordu.Ayağa kalktı.Çantasını masaya bıraktı.Kapıya doğru bir kaç adım attı ve pür dikkat kapının açılacağı anı beklemeye başladı.Sürpriz bir koşu yapacak ve aniden boynuna sarılacaktı.İçinde taşımakta zorlandığı özlem ve diğer bir sürü karmaşık duygu ona bunu yapmasını emrediyordu.İtaat edecekti.

      Adımlar iyice yaklaştı.Kapıya doğru bir adım daha attı.Pozisyonunu tam olarak zihninde tasarladıklarına göre ayarladı.

      Tak tak tak tak tak...

       Kapı açılmadı.Adımlar yaklaştıkları gibi geçip gitti kapının önünden.Bütün kurgu bir anda çöktü.Ne yapacağını bilemedi.Utandı ve gözlerini odanın içinde gezdirmeye başladı.Kendisini boylu boyunca gözleyen kameranın varlığını fark etti. Utancı büsbütün arttı. Bir kaç adım attı ve sandalyeye yığıldı. Ağlıyordu. Ne zordu.Zorluğunun başkalarınca izlendiği hissi daha da zordu. İçinde yeni bir umut belirmeye başladı. Yine bir adım yaklaşıyordu uzaktan.Ayağa kalkacak takati bulamadığı için midir bilinmez gözlerinde ki yaşlara engel olamıyordu. Olan olacaktı. Böyle karşılayacaktı onu.Ağlayarak.Aldırmadı.Belki de olması gereken buydu.Kapı açıldığında ise şaşkınlığı büsbütün arttı.İçeriye giren o değildi. Siyah üniforması ve upuzun boyuyla içeriye yakın bir mevkide görev yaptığı anlaşılan memurdu. Memur bey diğer sandalyeye otururken yüzünde ağlamaklı bir gülümseme belirdi.Kendisini bıraktı. Artık anlamaya çalışacaktı. Ne oluyordu?

       __Olan şu ki Bayan Hamilton ,eşiniz görüşmeye gelmeyi reddediyor.Bunun yerine size bu mektubu iletmemi istedi.Boşuna bir daha zahmet etmemenizi de özellikle önerdi. Size en son söylediği şeyleri düşündüğünüzü umuyor.

           Bir süre daha masaya keskin keskin bakmayı sürdürdü.Sonra sanki göz kasları yorulmuşta hareket etmekte güçlük çekiyormuş gibi yavaşça gözlerini görevli memurun yüzüne istifledi.Kendisine uzatılan zarfı aldı.Zarfı açarken memura "sizden bir rica da bulunabilir miyim?" "Bende size bir not bıraksam iletebilir misiniz ona?"

         __Aslında bu söylediğiniz yasalara uygun değil Bayan Hamilton.Ama söylediğinizi yapacağım.Çünkü eşinizin iyi biri olduğuna ve aslında yerinin burası olmaması gerektiğini düşünüyorum.

          Teşekkür etti fısıltıyla karışık ,belli belirsiz bir sesle.Zarftan çıkardığı kağıdı sessizce okumaya başladı.Bu onun yazısıydı.Her bir söz farklı bir acıya rehberlik ediyordu.Her harfine kadar buz gibi soğuktu bir de.

          "Umarım sana son söylediklerimi yeterince düşünmüş ve yerine getirmen gerektiğinden emin olmuşsundur. Buradan ayrıldıktan sonra hiç vakit geçirmeden bir avukata git ve boşanma için gerekli işlemleri başlatmasını söyle.Bu söylediğimi yapmazsan bunun için gerekli zaman dolunca buradan ben başlatacağım.Bundan emin ol.Artık benimle işin bitti.Sen hayatına devam edeceksin.Buradan bir çıkışım olamayacağına göre beni beklemek isteğinin de bir önemi yok.Üst üste üç müebbet verdiklerini o gün mahkeme de kendi kulaklarınla duydun.Olanlardan kendini suçlamayı da bırak. Bu gün olsa yine aynı şeyi yaparım. O adamlar kendi seçimlerini yaptılar. Benim en değerlime ,sana, dokunmaya kalktılar.Bunun bir telafisinin olamayacağını da biliyorlardı. Cehennemi boylamayı hakettiler.Cezalarını da buldular.Tanrıya şükür ki,tanrı cezalarını benim elimden verdi. Sana dokunacak olanın sonu budur benim gözümde ,ki bu bütün dünya bile olsa. Bizim hayatımız bu dünya da bitti. Beni bilirsin!Senin için yapamayacağım şey yok. Sana dokunanları öldürdüğüm gibi kendime de yapabilirim bunu.Lütfen beni buna mecbur etme. Sonsuza kadar cehennemi yaşamayı istemiyorum.Seninle sonsuz yaşamda kavuşmayı hayal ediyorum.Bu hayal beni burada ölene kadar yaşatacak.Senin iyi olduğunu bilmeliyim.Bunun içinde sen bunu yapmalısın."


                                                                                                       ARTHUR HAMMİLTON

           Hayır der gibi başını salladı.Mektup baştan aşağıya acı doluydu şüphesiz. Bu satırları yazmakta ne kadar güçlük çekildiğini görebiliyordu.Çantasından kalemini çıkardı ve kalbindekileri olduğu gibi satırlara akıtmaya başladı.

           "Arthur! Hayatımın en önemli sözünü sana verdim.Neden ne olursa olsun sonsuza kadar seninle olacağımı bütün kalbimle sana ifade ettim.Bu sözümden asla vazgeçmeyeceğim.Beni düşündüğünü biliyorum.Beni sevdiğini ve bu satırların anlamının aslında bu olduğunu.Senin orada olman benim için hiç bir şeyi değiştirmedi Arthur.Değişen hiç bir şey yok buna inan.Ve umudunu da yitirme.Umut iyi bir şeydir.Benim umudum senle doğdu.Sen varolduğun sürece de tükenmeyecek.Sonsuza kadar sürecek.Bir şey değişmedi ve değişmeyecek.Söylediğin şeye gelince böyle bir şey olmayacak.Sensiz buralarda kalacağımı düşünüyorsan bunu düşünme çünkü kalmayacağım.Senin gittiğin haberini alır almaz bende yanına geleceğim.Niyetin ikimizi de öldürmek ve cehennem de birlikte yanmaksa inan bana benim için bu da fark etmez. Bir zaman bana "benimle gelir misin" diye sormuştun ve ben de sana "neresi olursa" demiştim. Cehennem olması bir şey değiştirmez Arthur.Seninle cehenneme de gelirim.Ve eğer sen gidersen geleceğim.Seni seviyorum. Seveceğim de.Sen istesen de bundan vazgeçmeyeceğim."
                                                                                             TRACY HAMİLTON

6 Haziran 2011 Pazartesi

LEONLAR DA AĞLAR!!!

 

           Leon iri,mavi gözlerine baktı Mathilda'nın.Kendisine karşı duyulan büyük bir saygı ve hayranlık vardı o gözlerde ;ama aşk yoktu.Mathilda'nın kendisi için imkansızlığını dibine kadar biliyordu,gerçeği öğrenmek istiyordu.Mathilda'nın küçük yüreğinden doğup kendi gözlerine dökülen çağlayanın içinde ki saf gerçeği ve bu gerçeğin gerçekten aşk olup olmadığını.

           Mathilda!Mathilda!Mathilda!

           Biliyor musun, sana o gün kapıyı açtığım için hiç pişman değilim. Bunu sana acıdığım ya da hayatını kurtarmak istediğim için yapmadım. Aileni öldüren o pisliklerin seni de öldürmesi benim için sorun değildi. Sen gelmeden önce o adamların yaptıklarını izledim kapının deliğinden. Dört yaşında ki kardeşin XXX'in çığlıklarını dinledim ölmeden hemen önce. Üstelik o an ailene yardım edebilecek bu şehirde ki en iyi adam bendim,bunu biliyorsun. Hiç birinin ölmemesini sağlayabilir ,katliamı bir kaç dakika içerisinde durdurabilirdim.Bu benim için zor değildiKılımı bile kıpırdatmadım.Neden yapmadım?

         Ağlama sırası şimdi Leon'daydı. O artık yeni biriydi.Baştan aşağıya kendisine hayran olan ve şu hayatta bir tek canlının bile saygı duyamayacağı,değer veremeyeceği hantal ruhuna safça duygularla tutulmuş güzel yüzlü Mathilda'yla vakit geçirmişti. Hıçkırığını bastırmaya uğraşırken konuştu:

        Şimdi olsa gözümü bile kırpmadan öldürürdüm,kardeşini ve aileni yok eden aşağılık herifleri. Neden şimdi? O günden bu güne ne değişti dersin Mathilda? Sence O günden bu güne ne değişti ve ben aileni kurtarmadığım için pişmanlık duyuyorum? Neyin değiştiğini biliyorsun Mathilda ,çünkü sen de oradaydın ve beni sürekli gözlüyordun.

       Sen her şeyi değiştirdin,Mathilda!

       Hani bana bir soru sormuştun.O zaman henüz ailen hayattaydı. Hatırlıyor musun? "Hayat her zaman mı çok zor,yoksa sadece çocukken mi böyle?"Fikrimi değiştirdim Mathilda!Hayat çocukken zor değil. Bana söylediklerini söyleyebileceğin zamanlarda hayat zor değil Mathilda!Benim sana söyleyeceklerimi söyleyeceğin zamanlarda zor.

     Sana karşı ne hissettiğimi bilmiyorum Mathilda! Ama sen benim hayatımı değiştirdin. Kırk yılda onca zorluğun,acının,aşağılanmanın yapamadığını sen yaptın.Üstelik bunu acıyla,sancıyla değil, büyük bir iyilik,saflık ve huzurla yaptın. Huzurun ne olduğunu gözlerimle gösterdin bana Matilda.Sen benim için hiç bilemeyeceğim,anlayamayacağım, kırk yılı aşkın yaşanmışlığımın,tüm algılarımın çok daha ötesinde anlamlar ifade ediyorsun. Ve Mathilda...

      Leon hıçkırdı.Bundan utanmıyordu çünkü hıçkırmasını anlayabilecek yegane insanın karşısında duruyordu şu an. Avucunun en yumuşak içiyle Mathilda'nın çenesini kavradı ve yüzünü kendisine doğru yaklaştırdı.Bakışları tam da olması gereken yerdeydi.Mathilda'nın masmavi göz bebeklerinin içi.Keşke şimdi susabilse ve sözü gözlerine bırakabilseydi. Söylemeye mahkum olduğu ve söyleyerek içinde ki tüm hayallerin gerçekleşme ihtimalini elinin tersiyle iteceği acı sözleri keşke gözleri ifade etseydi. Ama durduğu yer gözlerin bittiği yerdi.

      Ve Mathilda bu anlamalrın içinde aklına her ne geliyorsa bütün güzel şeyler var. İstisnasız bütün güzel şeyler. Ama sana baştada söylediğim gibi.Olmaz Mathilda. Söylediğin olmaz. Nedenini soracağını biliyorum. Nedenini anlamayacağını da biliyorum.

      Ben doğduğumda sen henüz dünyada değildin.Ben çocuk olduğumda da dünyada değildin. Ben genç olduğumda da. Ben birini sevdiğimde de...Sevdiğimi babası sırf benimle görüştüğü için öldürdüğünde de.Ve sevdiğimi öldüren adamı on dokuzumda öldürdüğümde de.Sonra sırf bu yüzden hayatımın geri kalanını öldürerek yaşamayı seçtiğimde de.Ve biliyor musun ,sen dünyaya gelene kadar bir dünya insanı öldürdüm ben.Ve gerçekte ne istiyorum şu an biliyor musun ?Mathilda.Düşünebiliyor musun? Ben artık öldürmek istemiyorum. Ama öldürmeye mecburum,ama öldürmek istemiyorum.Bunu kim yaptı biliyor musun? Sadece sen.

      Leon Mathilda'nın sarılmak için asılan narin kollarına daha fazla engel olmadı. Hantal bedeni ilk kez bu kadar serindi.Altın kızılı saçları okşayan avuçlarda pür-merhamet vardı ve hiç bir ard-duygudan eser yoktu. Ama bitmemişti. Son bir kaç cümle kalmıştı söylenmesi gereken.Bir an önce söylemeliydi.Yoksa geç kalacaktı.Geç kalmaktan nefret ederdi.

      Sen bana aşık olamazsın Mathilda!Sen bana hayranlık duyabilirsin ve saygı besleyebilirsin.Ben de seni sevebilirim.

       Güçlü kollarıyla çözdü boynuna dolanmış kollarını Mathilda'nın. Ayağa kalktı. Paltosuna uzanıp giydi. Duygularından sıyrılıp güçlükle işine döndü.Yüzüne her zaman ki soğukluğu tekrardan yerleştirdi. Kapıya doğru yürüdü. Sonra bir şeyi hatırlamış ya da yapması gereken bir açıklama varmış gibi durakladı ve Mathilda'ya döndü:

       İşe gidiyorum Mathilda.Gelmek isteyeceğini biliyorum ,ama gelmene izin veremem.Bu sefer ki büyük iş.Tek başıma olursam daha kolay hallederim.Ben gelene kadar evden çıkma.Eğer bana bi şey olursa Tonny'ye gidersin.O'na senin için bazı şeyler söyledim ,sana ne yapacağını anlatacaktır.

       Kapıya doğru yürürken ağzından bir kaç kelimenin sesli bir şekilde döküldüğü duyuldu:

       Seni seviyorum Mathilda.Seni çok seviyorum.

       Artık farklı biriydi o. Mathilda'nın kardeşini öldüren pislikleri gebertmeye gidiyordu.O gün yapamadığını bu gün yapacak en azından Mathilda'ya olan borcunun birazını ödeyecekti. Kim bilir?Belki de dönmezdi?Ne gam!Mathilda artık güvendeydi...

4 Haziran 2011 Cumartesi

on küsür eylül 2004

Konuyla pek bi alakalı oldu ama idare edin lütfen artık:)


    Sevgili Limbolin sormuş,yani mimlemiş, cevaplamak büyük bir onur benim için...

    Tarih on küsür eylül 2004 ve vakit öğleden biraz sonra..Hava hafif güneşli ve ılık.Yağmur yağma ihtimali çok düşük,gökyüzü masmavi. Bir yandan kahvemi yudumluyor ,sigara yasağı gibi bir kavramın henüz piyasaya çıkmamış olmasından, sigaramı nefesliyorum; çok rahat,krem rengi deri   koltuğun üzerinde keyifle oturuyorum  ve üzerinde oturduğum koltuk bir internet kafenin köşesinde. Maillerime bakıyorum. Hepsi saçma sapan...Anlamıyorum niye gönderirler,hiç okumadan sildiğimizi bilmiyolar mı?Tanımadığım kişilerden ve ilgimin olmadığı firmalardan mailler..Sanal reklam furyasının atağa kalktığı zamanlardı o yıllar...

    Yan masada ki arkadaşım Fatih'in dürtmesiyle kopuyorum maillere olan öfkemden ve Fatih benden bir şey istiyor. Bunun üzerine onun masasına geçip yapmakta olduğu sohbeti devralıyorum,o lavabodan dönene kadar. Güya ona iyilik yapıyorum. Ama keşke yapmasaydım bunu.Çünkü bu yazıyı o iyiliğin başlattığı acılar yüzünden yazıyorum. Yani, sevgili Limbolin sormuş:Bir zaman tüneli olsaydı gelmişte ya da gelecekte hangi zamana gitmeyi ve kiminle kim olmayı isterdin? Doğrusu benim geçmişle pek işim yok,tarih okumayı severim,tarihi bilmeyi de ama geçmişe gitmek istemek ya da bunu düşünmek gibi bir derdim olamaz. Ben, eğer bir zaman tüneli olsaydı kesinlikle geleceğe gitmek isterdim.Ama geçmişte yaptığım küçük bir iyilik ve o iyilik yüzünden başlayan hatalar zinciri benim bu isteğimi engelliyor ve eğer bir zaman tüneli olsaydı vicdanım sadece geçmişe gitmeme ve o iyiliği yapmayıp, o iyilikten doğan bütün hataların ,dolayısıyla çekilen bütün acıların düzeltilmesine izin verirdi.

     Gelelim o masum olduğu tartışılır iyiliğe ve iyiliğin yapıldığı güne.Ne olmuştu o gün?Aslında mesele çok komplike falan değil. He şey insanın bilincindedir ya,ama bazen iç güdülerimiz bazen de içinde bulunduğumuz şartlar bilincimizi etkiler. Ve bu etki çoğu zaman zararsızdır fakat bazen bedelleri ağır neticeler doğurabilir.

     Fatih'in koltuğuna oturup ,O'nun yerine ,O'nun sohbetine , kendim olarak değil ,Fatih olarak dahil olmuştum.Bunu Fatih istemişti çünkü bu O'nun için son derece doğal bir şeydi.Çünkü o an sohbet ettiği kişinin kim olduğunun bir önemi yoktu onun için.Amaçları başkaydı ve çok çirkindi.Etrafımda ki erkeklerin hemen hepsinin aklı üreme organlarına bağlıydı. Düşünemiyor,tartamıyor ,içlerinden taşan hayvanca dürtülerin etkileriyle hareket ediyorlar ve etraflarında gördükleri her türden dişiye saldırmak  için can atıyorlardı.

     "Adı Aisha" dedi Fatih."Ankara da yaşıyor. Fırsat bulursan erkek arkadaşı olup olmadığını öğrenmeye çalış.Ben gelene kadar da oyala,mutlaka oyala.."

     "Tamam " der gibi başımı salladım ve oda lavaboya gitti. Aisha'yla yazışmaya başladım.

      "Nerdesin" diye sordu Aisha.

      "Sıhhiye'deyim"

       "Kafede mi?"

        "Evet."

         "Ne tuhaf.Birazdan ben de o tarafa geleceğim."

         "Neden?"

       "Ah bu kahrolası kredi kartıma para yatırmam lazım.Ama artık bi önemi yok.İptal ettireceğim.Çünkü tek şubesi var,O'da Kızılayda.Her ayın bu günü işimi gücümü bırakıp Kızılay'a gelmek zorundayım."

       "Evet.Bence de çekilmez bir durum." dedim.İçimden bi an hangi şubeye geleceğini öğrenmek geçtiyse de bunu soramadım.O da söylemedi.

       "Çıksam iyi olacak.Kapanmadan yetişmeliyim,çok fazla oyalandım buralarda.Bu arada tanıştığımıza memnun oldum.Bir daha karşılaşır mıyız bilinmez."

        "Kader.Dünya küçük.İkimiz de Ankara'dayız.Belki yine karşılaşırız."dedim.

        "Goodbye öyleyse."

         "Çıkmadan bi şeyi sormama izin verin lütfen" dedim.

         "Tabii,lütfen,buyur..."

          "Profilde ki fotoğraf size mi ait?"

         "Yalanlardan nefret ederim. Sanal alemde ki resimlerimin ,sözlerimin bile doğru olmasına özen gösteririm. Nasıl,güzel miyim sizce?"

         "Evet,çook"

         "Teşekkür ederim.Umarım yine görüşürüz.Good bye.."

         Ve çıktı.Bu arada Fatih lavabodan dönmüştü.Sohbetin bittiğini görünce söylenmeye başladı:"Yaa !Sana emanet edende kabahat.Bir pilice bile sahip çıkamıyorsun.Yaa bir piliç bile emanet edilemez sana..." diye yükselen bir ses tonuyla bağırmaya başladı. Ve her cümlesi sinir uçlarıma temas ediyordu.Çenesini kapamalıydım ve bu yumuşak bir şekilde olmayacaktı:"Bana bak Fatih" dedim hışımla."Senin piliçlerin beni hiç ilgilendirmez.Kız işi olduğunu söyleyip ayrıldı.Ne yapabilirdim yani?"

         Ve çenesini kesti.Bilgisayarına döndü, bende hesabı ödemek üzere kasaya doğru ilerlerken arkamdan bağırdı:

         "Nereye gidiyorsun?"

         "İşim var."

         Kafeden çıkıp düşünceli ve dalgın bir ruh haliyle kızılay meydanının başladığı noktaya geldim. Meydan çok geniş ve uzundu.Ayrıca Türkiye'deki tüm bankaların şubesi vardı burada.Aisha bu meydanda ki bir banka şubesine gelecekti. Hangi şubeye gelecekti?Bunu bulmalıydım.Zamanım az da olsa vardı.Hangi şubeye geleceğini çözmeliydim ve bunun için düşünmeye ihtiyacım vardı.

         Hemen yanıbaşımda ki kafeye oturdum.Bir kahve söyledim ve bir sigara yaptım.Kahve ve sigara her zaman düşünme yeteneğim üzerinde artırıcı etki yapmıştır.Kim bilir?Belki de o gün, orada Aisha'yı bulmayı kahve ve sigaraya borçluyumdur:)

        Ve düşünmeye başladım.Kağıt kalem çıkarıp elimde ki verileri yazmaya başladım.Elimde tek sağlam veri "Ankara'da ki tek şubesi Kızılay'da olan banka..."Nasıl bulabilirdim o bankayı?En önemli sorun zamandı.

      Danışmalıydım bunu.Birilerinden yardım almalıydım.Zaman az olduğundan en mantıklısı en yakınımda olan birilerine sormalıydım.Garsonu çağırdım ve sordum:"Ankarada ki tek şubesi Kızılayda olan banka hangisi?"

     Garson tereddütsüz "bilmiyorum" yanıtını verdi."Ama bana sorarsanız bunu bilse bilse yine bir bankacı bilir" diye de ekledi.Haklıydı.Bu küçük detayı düşünememeyi sanırım heyecanıma borçluydum.

     Kafeden çıkıp en yakın banka şubesinin yolunu tuttum.İçerisi hınca hınç doluydu.Güvenlik görevlisi bile çok meşguldü."Evet " dedi içimden bir ses,"aradığın yer burası olabilir,tek şubesi olduğuna göre ,bu yüzden bu kadar dolu".Hemen güvenlik görevlisinin yanına koştum.O hengamede bir fırsatını bulup sorumu sordum."Evet" ti yanıt.Aisha'nın geleceği yer burasıydı.Saat  ikiyi biraz geçiyordu.Bankanın kapanmasına epey vardı.Erken gelmesini umuyordum.Kapının önüne çıkıp bir sigara yaktım.Heyecanlanmıştım.Gelen geçen herkese bakıyor ve gördüğüm tüm yüzleri Aisha'nın profilindeki resimle karşılaştırıyordum.

    Beklemek heyecanımı artırıyordu.Bekledikçe içimden bir ses yükseliyor ve bana şöyle diyordu:"Tanrı aşkınaaa!Napıyorsun burada?Bunu yapacak olamazsın..Bu kadar zavallı olamazsın.Ona ulaşamayacaksın ,hem ulaşsan bile ne söyleyeceksin,ne yapacaksın." "Git burdan.Henüz zamanın varken git.""Bu yaptığın normal değil,bunu sen de biliyorsun."

    Önce içimde ki o sese kulak vermeyi ve oradan uzaklaşmayı düşündüm.Hatta bunu denedim de.Bankanın kapısından bir kaç adım uzaklaşıyor ve sonra sanki çok güçlü bir mıknatıs beni çekiyormuşçasına geri dönüyordum.Bu bir kaç kez tekrarlandı  otomatik olarak.Ve en sonun da ,içimde ki o sese "kapa çeneni" dedim."Benim işlerime burnunu sokma." Ve beklemeyi sürdürdüm.

     Tam kırk beş dk bekledim. Bu aşırı heyecanlı bekleyişin sonunda aradığım yüz hemen çok yakınımdan geçerek içeriye girdi. Çok sade giyinmişti.Koyu tonlar ağırlıklı olmakla beraber yüzü hafif makyajla daha güzelleşmişti.

     Numaratörden sıra aldıktan sonra boş bir koltuğa oturdu.Bende yanında ki koltukları gözlemeye başladım.Boşalır boşalmaz gidip yanına oturacaktım ve bu amaçla ona biraz daha yaklaştım.Çok tuhaftı.Hiç bir şeyin farkında değildi.Yüz ifadelerinden anlayabildiğim kadarıyla huzurluydu da. Elinde tuttuğu sıra numarasının yazılı olduğu kağıt gözüme çarptı.Görünüşe bakılırsa epeyce bir süre için buradaydık.

     Ve saat tam 15:10'du.Yanındaydım.Hemen yanında.Aramızda hiç kimse yoktu.Telefonunu çıkarıp mesaj yazmaya başladı.Kime yazıyordu acaba?Erkek arkadaşı olabilir miydi? O kadar dikkatli ve kurnazca izliyordum ki onu bunun için en iyi kamuflajım önümde açılı duran kitabım olmuştu. "Beyaz Türkler'in Büyük Sırrı:EFENDİ"Bu kitap bu yüzden halen benim için çok özeldir.

     Mesaj yazımı biraz zaman almıştı çünkü yavaş yazıyordu.Belli ki O'nun da mesajlarla çok işi yoktu.Ama olacaktı.Hem de çok işi olacaktı.Ve bunun nedeni hemen yanıbaşındaydı.O bunu bilmiyordu.Yanıbaşında duran tehlikenin hiç farkında bile değildi.O an o kadar çok şey düşünmüştüm ki...Muhteşem bir tuhaflığa,bir insanın kaderinden habersizliğine tanıklık ediyordum.Ve bu ilk kez oluyordu hayatımda.İlk kez hiç tanımadığım ve beni hiç tanımayan biriyle ilgileniyordum.İlk kez bu kadar yakındım böyle birine.İçimde ki ses hafif hafif fısıldıyordu:"Fırsatın varken uzaklaş"Ama kim dinler o yoğun heyecanların gürültüsünde uyaran fısıltıları.Hem ne fark eder!

      Farketmedi.Farkedemezdi.Belki de bu kaderden başkası değildi.Belki de başka bir şeydi.Ama çok tuhaf olduğu kesindi. Sıranın gelmesine çok vardı. Aisha'da sıkılma emareleri başlamıştı. Ben kitaptan gözümü ayırmaz gibi yapıyor ama bütün benliğimle onu gözlemliyordum.Nefes alıp verişini bile dinliyordum. Arada bir dünyalar güzeli gözlerinin kitabımın sayfaları üzerinde gezindiğini fark etmem çok güç olmadı.

     Zaman böylece akıp gitti.Bir türlü tanışmak yönünde bir adım atamadım.Sadece oturup bekledim öylece.Ta ki sıra ona gelinceye kadar.Vezneye doğru hızlı adımlarla ilerlerken bende ardından yürüdüm.Beni farketsin istiyordum.Onunla ilgilendiğimi anlasın...Veznede ki görevliyle kısa bir konuşma yaptıktan sonra bir az kızgın bir biçimde kapıya doğru yöneldi.Bankamatiğin önünde durdu.Anlamıştım ne olduğunu.Kart borcunu bankamatiğe yatırması gerekiyordu.Hemen hızlıca bankamatiğe doğru ilerledim.Ben de sıraya girdim ve hemen ardındaydım. Çok geçmeden sıra tükendi. Kartını bankamatiğe yerleştirdi.Şifresini girdi ve öylece beklemeye başladı. Bir kaç menü dolaştıktan sonra işlemleri iptal edip kartını çıkardı.Belli ki becerememişti.Acaba yardım ister miydi?Sorsamıydım? İyi ki sormamışım.Beklemişim.Bazen bir kaç saniye bile beklemek her şeyi değiştirebilir.Ve o melek yüzünü bana çevirdi.Böyle bir yüz ve bu yüze ait zeytuni karası ,irice iki göz ilk kez yüzümdeydi. Bakışlarım donacaktı sanki.

     "Afedersiniz,eğer siz biliyorsanız bana yardım eder misiniz,kredi kartı borcumu ödememe?"

      Tanrım!O ne sesti.Ruhumun derinliklerinde yankılandı bu sözler. Kalbim hızlanmaya başladı. Nefes almakta güçlük çekiyordum.Ama cevap vermeliydim bir an önce.Güç bela,"evet,elbette" diyebildim.

       Ve işini hallettik birlikte.Bu arada o onlarca kez teşekkür etti.Ben de aynı kez rica ettim.  

       "Siz işinizi halledin" dedi."Benim içeriyle işim henüz bitmedi."

        "Kredi kartınızı iptal mi ettireceksiniz yoksa?" diye sordum.

         Bu arada sıradan çıkmıştık.Bu sorum belli ki onu şaşırtmıştı biraz.Çünkü ona göre bunu bilmeme imkan yoktu.

        "Tahmin yeteneğim biraz güçlüdür de " dedim daha fazla şaşırmasına mahal vermemek için.

         "Bence de " diye cevap verdi.

          "Belki sizinle içeriye gelmeliyim.Orada da yardımıma ihtiyacınız olabilir, ne dersiniz?" Çok cüretkar bir teklifti.Her an kafam çantayı yiyebilirdi.Ama artık dibi bulmuştum.Ve her şeyi göze alabiliyordum o an.

         "Tabi ki,iyi olurdu.Ama bankanın kapanmasına az bir süre kaldı. Ve siz bankamatikte ki işinizi halletmediniz.Bu yüzden yalnız gitsem iyi olacak..."

          Bu cevabı beklemiyordum.Daha soft ve esnek bir yanıttı aklımdan geçen.Bu yanıtın içinde şüpheler,geri çekilmeler,kapı örtmeler mevcuttu.Ve etkili kozlarımı oynamalıydım.Hatta mümkünse "şah" çekmeliydim.

        "Bankamatikte bi işim yoktu" dedim.

        Duraksadı.Yüzünde ki ifade değişmeye başladı.Korkuyla karışık bir tedirginlik yayılmaya başladı yüzünde.Başta gösterdiği nezaket önünde ki en büyük engeldi. Artık çok fazla kabalaşamazdı.Bunun için çok büyük bir neden olmalıydı. Karşısında kini ,yani beni kibarlığına ikna ettiğini görebiliyordu ve belli ki aksini istemiyordu.Ama bunun da bir sınırı olduğunun ben de farkındaydım.Bu oyunu en fazla azıcık kabalaşıncaya kadar sürdürecektim.En küçük bir kabalıktan sonra çekilip gidecektim.Son kertede kararım buydu.

      "Peki,işiniz yoktuysa niye gelip bankamatikte sıraya girdiniz?"

       Çok haklı bir soruydu.

       "Size yardım edebilmek için"

        "Nasıl yani?Yardıma ihtiyacım olacağını nerden bildiniz?

        "Bilmedim.Sadece olabileceğini düşündüm."

         "Aaa..Tahmin yeteneğiniz değil mi?" dedi ve gülümsedi.Bu gülümsemeye çok ihtiyacım vardı o an.Biraz olsun rahatlamıştım.Konuşma istediğim gibi gitmiyordu.Bir direnç sezinliyordum ve direnci bastıracak hiç gücüm yoktu.Pes etmek üzereyken gelen bu gülümseme içimde yeni yeni umutlar filizlendirdi.

       "İsterseniz içeriye girelim"dedim..."Çünkü bankanın kapanmasına çok az süre kaldı"

         Bir tanışmanın anatomisidir bu.Ardından çok mutlu,çok heyecanlı bir zaman dilimi geldi..Çok sürmedi ama.Bütün mutlu zamanlar gibi ömrü kısaydı onunda.Sonra acılar başladı.Üç yıl acı çektik.Durmadan.Birbirimize acılar çektirdik.Ruhumuzu delik deşik ettik.Sanki bunun için girmiştik birbirimizin hayatımıza.Ve bu çok aptalca bir iyilikle başlamıştı.

       Sevgili Mimbolin'in mimine geri dönecek olursam...Şahsen bir zaman tüneli olsaydı benim gideceğim zaman on küsür eylül 2004'tür.Ve yapacağım şey de o aptalca iyiliği yapmamaktır.Bundan tek amacımda onun çektiği acılardır.Benim acılarımında bir önemi yoktur.Çünkü bunu ben hakettim.Onun hayatına girmeyi ben seçtim.Bunda O'nun hiç suçu yoktu.Ben istedim ve oyunu ben kurdum.Ve benimle birlikte onun da acı çekmesi hiç adil değildi.Bu yüzden kendimi pek affetmiyorum.

      Zaten yaşananlardan sonra en çok yaptığım iyiliklere dikkat etmeye başladım.Sanırım bazı iyilikler insanı doğrudan kötülüğe götürüyor...
   

       

          bir zaman tüneli olsaydı geçmişte ya da gelecekte hangi zamana gitmeyi, kiminle, kim olmayı isterbir zaman tüneli olsaydı geçmişte ya da gelecekte hangi zamana gitmeyi, kiminle, kim olmayı isterdiniz?diniz?

KORKU



    Tutkulu insanları çok severim,onlardan çok hoşlanırım ,arkadaşlarımın hep onlardan olmasını isterim ve "inandıkları değerler uğrunda muhteşem hatalar yapabilen"(Dostoyevski) bu insanlar beni her zaman cezbeder.Onları içten içe kıskanırım,onlara imrenirim,onlar gibi olmayı isterim ve bu yüzden bu insanların yaşamlarını yakından incelemek beni heyecanlandırır.Okuduğum bir kitabın tutkuyla yazılıp yazılmadığını hemen ilk sayfasında anlarım ve o kitabı okumaya devam edip etmeyeceğimi belirleyen en önemli etken odur.İzlediğim bir film,oyun,spor müsabakası da buna dahil.Hatta alışveriş yaptığım bir mağazada bana yardımcı olan satış görevlisinde bile tutkusu belirler sattığı malı satın alıp almayacağımı bazen.

    Peki neden?

    Hayatımda hiç tutkum olmadı benim.Koşulsuz şartsız sevemedim hiç bir şeyi.Çevremde yaşayan insanların daha uzun yaşama,hapse girmeme,borçlanmama,çok büyük riskler almama ,büyük engelleri aşmakla uğraşmama ;bunun yerine engelin çevresinden dolaşma gibi bir kolaycılık takıntıları vardı,ama istisnasız hepsinin.Ve ben yaşamı o insanlardan öğrendim.Şimdi soruyorum kendime:Yaşadığım şu sosyal fobizmin nedenleri arasında bu ne kadar yer tutmakta?


    Tutkuları olamayacak kadar korkak insanların arasında büyüdüm ben.Ve hep aynı sözleri duydum:"Köpekle dalaşmaktansa çalıyı dolanmak daha iyidir."Ve bu türden sözlerin anlamı çok basittir.Ama o kadar kalınlaşmıştı ki kafam,ve odunlaşmıştım ki bu basit anlamı bile çözemedim:"Korkak ol."

     Evet.Korkaklığımın arkasında ki neden artık benim için çok karmaşık değil.Bütün o kalabalıkları teşkil eden her birey gibi ,evet,ben de korkağım.

      Korkak olmasaydım o geri zekalı polis benim yumruklarımla tanışırdı ve şu an nezarette  arkadaşım değil ben olurdum.

       Şapşal polis...

       Sabah erken saatlerde buluşmuştuk Teddy'yle. Uzun bir yolculuk yapacaktık birlikte.Dinlenecek,stress atacaktık. Yaklaşık yüz kilometrelik yolu yolun düzgün olması ve arabayı benim kullanmam dolayısıyla bir buçuk saatte alacaktık.Dedim ya ,ben çok korkağım ve bu yüzden çok yavaş araba kullanırım. İlk durağımız şehrin çıkışında ki alışveriş merkeziydi ve başkaca da durmayacaktık. Starbox 'tan kahve almak içindi bu duruş. Her zaman ki gibi, en büyük boyundan iki kahve alıp ,bir çak esmer şekerle tatlandırdıktan sonra tekrardan yola koyulduk. Keyifle sigaralarımızı nefeslenirken Teddy uyardı:" İleri de çevirme var". Teddy bazen çok tuhaf bakardı yüzüme. O ne zaman öyle baksa olumsuz bir şey olurdu.

     "Gördüm Teddy de ,senin yüzün niye tuhaflaştı?"

      Teddy cevap vermedi.Sadece "yavaşlasan iyi olacak" dedi.

       Ve durduk. Polis ağır adımlarla ve sallanarak aracımıza yaklaştı. Bu arada camı açtım ve elimde ki izmariti camdan aşağıya bıraktım. Bu hareket Teddy'yi kızdırırdı normalde ama görmedi. Bi telaşı vardı,anlayamıyordum.

       Çok geçmeden sonuna kadar indirdiğim camın üzerine polisin dirsekleri yerleşti.Kafası kepiyle birlikte hafif içeriye doğru girinti yapıyordu. Yüzü temiz bir insan yüzüydü,normaldi. Ama hiç beklemediğim bir üslupla konuşmaya başladı:

      "İyi günler bayanlar!"

     
       Bayanlar mı? Ne demek şimdi bu? Bayanlarmış.

      Teddy'ye baktım.Gözlerinden kıvılcımlar akıyordu. Yüz ifadesi buz gibiydi.Çok az kereler onu böyle görüyordum. Kıvılcım saçan o gözler polisin yüzüne çivilenmişti. Ve korku saçıyordu.

       "Yolculuk nereye,bayanlar?"

         Teddy aceleyle cevap verdi. Cevabı bana bırakmak istemiyordu belli ki.Ama sesi çok sakindi. İşte ben de buna şaşırıyordum, nasıl bu kadar gerginken bile bu kadar sakin çıkabiliyordu o ses?

         "Sizi ilgilendirmez."

          Polis güldü. Gözlerini  arabanın içinde dolandırırken tane tane konuştu: "Beni neyin ilgilendirip neyin ilgilendirmeyeceğine sen ve piç kurusu arkadaşın karar veremez sayın bayan"

         "Ne dedin sen?","Arkadaşıma mı dedin onu","Sen şimdi arkadaşıma piç kurusu mu dedin?"

          Söz konusu olan bendim o an orada. Teddy artık benim için konuşuyordu. Benim için hareket edecekti,bunu hissedebiliyordum. Yapacağı şeyi de kestirebiliyordum.Ama nasıl? Ve ben ,zavallı ben ne yapacaktım şimdi?

        Teddy cesurdu.Hak aramayı bilirdi.Ben korkaktım. Hakkım için ne yapacağıma karar veremezdim.O anda da karar veremiyordum?Sanki donmuş kalmıştım.Küçücük bir çocuktum sanki. O polise bir şey söylemeyi göze alamıyordum.


        Ve kapıyı açıp arabadan indim. Polisin ilginç bakışlarıyla gözleştim. Bir saniyeden daha az bir süreye maloldu bu.Önce dizlerinin üstüne, sonrada sırtüstü sıcak toprağa düştü polis. Burun kemiği yer değiştirmiş,burnundan ve ağzından kan sızıyordu. Gözleri açıktı.Titriyordu.Sanki bir histeri nöbetine tutulmuştu.

       Olan olmuştu.      

       "Evet,arakadaşına diyorum piç kurusu diye"."Nolcak,napcan,hah,haaaahhh? Naparsın ulaaaannn?" diye karşılık aldı Teddy sorusuna. Anormal polis sonra da bana dönüp "piç kurusuuuu" diye bağırdı. O arada ,punduna denk getirip Teddy'nin yüzüne baktım. Avı için sabırla bekleyen bir örümcek kadar kıpırtısızdı. Gözlerinden tahlikeli bir kesinlik yayılıyordu.

       Acıdım polise.Hem haksızdı hem de güçlüydü. Ama ne olacağını kim bilebilir.Bu hayat benim gibi korkaklarla doludur,evet ama, yine de ne olacağını kim bilebilir?

     Teddy hışımla açtı arabanın kapısını.Anormal polis daha doğrulmaya fırsat bulamadan Teddy'yi karşısında buldu. Yakasından sıkıca kavranmıştı polis,ve bir kafa şiddetle burun bölgesine çarptı. Küçük bir çığlık attı:"Ahhh"Ve yakasını kavrayan el bıraktı.

      Karakolda bi ara çok kısa yalnız kaldık Teddy'yle. "Bana kızgın mısın yoksa" diye sordu Teddy..Başımı salladım iki yana ve "hayır" dedim."Kendime kızgınım,Teddy".Ve başka hiç konuşamadık,ben salıverilinceye ,o da geceyi geçirmek üzere nezarete atılıncaya kadar.

      "Gidebilirsin evlat," dedi yaşlı komser."Merak etme,arkadaşın da yarın çıkacak." "Ama mahkemesi sürecek tabi o benzettiği densiz şikayetçi olursa".

     Gülümsedim.Kapıya doğru yöneldim. Gitmek istemiyordum. Bir şey yapmam lazımdı.Arkdaşım benim için geceyi orada geçirecekti. Bir şey yapmalıydım.Ama ne? Korkaktım işte. Durdum.Yüzümü komsere döndüm.

     "Bi şey mi söyleyeceksin" diye sordu kommisser.


      "Nolur,iki dakika arkadaşımı görmeme izin verin.Nolur,eğer onunla konuşmadan gidersem inanın kendimi affettmem..Lütfen,sadece iki dakika." Kırmadı beni yaşlı komser.

      "Teddy...Çok üzügünüm dostum...Benim yüzümden...Korkaklığım yüzünden.."

       Teddy gözlerimi sildi. "Yakışmıyor" dedi.."Erkekler ağlamaz, nolursa olsun."

       "Seninle ilgili değil bu inan bana?" dedi Teddy.

       "Benimle ilgili değil mi?" "Bu nedek şimdi,öyleyse kiminle ilgili?"

       Gülümsedi Teddy."Benimle.Sonra anlatırım..Şimdi git huzur içinde uyu,yarında erkenden gelp beni buradan çıkar"

      "O zaman anlatacak mısın?"

      "Elbette."

       "Benimle hiç ilgisi yok yanii??"


        "Yok"


        Rahatlamıştım.

        Hepimiz aslında çoğu zaman rahatlamak için bahaneler ararız.Teddy bi şey yapmamıştı.Sözleri hiç açıklayıcı değildi. Rahatlamam için hiç bir neden yoktu.O kahrolası polis gözlerime bakarak söylemişti o sözü.Çünkü sezmişti karşısında bir korkağın oturmakta olduğunu. Teddy'nin seninle değil benimle ilgili demesi de anlamsızdı,çünkü biri beni kullanarak,yani bana küfür ederek Teddy'yle hesaplaşmıştı.Ve ben buna seyirci kaldım.Üstelik göz göre göre..Şimdi de rahatlıyorum. Teddy'nin bir iki cümlesiyle...Çünkü ben gerçekten bir korkağın tekiyim,sıradan milyonlarca insan gibi....

       İşte, tutkuları olan insanları çok severim.Çünkü onlar korkmazlar. Ben korkağım,ama Teddy değil.Onun tutkuları var...Ve o yüzden onu çok seviyorum...

6 Ocak 2011 Perşembe

BENİ KAPİTALİZM HASTA ETTİ...



      Ölüyorum. Bütün vücudum çok güçlü bir virüs tarafından zapt-u rapt altına alınmış durumda. Öylesine güçlü bir virüs ki , gözle görülebilmesi için bir kaç bin kez büyütülmesi gerekiyor. Ki öyleyken bile çok zor seçilebiliyor. O, gözle görülmeyecek kadar küçük canlı burnumu ve kulaklarımı tıkamış , ağzımın tadını bozmuş , kolumu kaldıramayacak kadar bütün dermanımı kesmiş kısacası beni yatağa mahkum etmiş durumda, peki bu benim zoruma gitmiyor mu ?

      Üstelik bu virüs yeni nesil bir virüs. Yani antivirallerle savaşmayı bilen , kendisini antiviral gerillalarının savaş taktiklerine göre mutasyona uğratmayı becerebilmiş bir virüs. Anlayacağınız ne damardan , ne ağızdan ne de kalçadan; alınan hiç bir antibiyotik , antivirüs onu yok etmeye yetmiyor. Neden peki? Nasıl bu kadar güçlü olabildi bu virüs, en donanımlı antibiyotik ve antivallere kafa tutacak , üstelik bununla kalmayıp onları alt edebilecek kadar?

      Cevap çok basit: Kapitalizm.

      Hepimiz biliriz , kapitalist bir sistemin en büyük sektörü sağlık sektörüdür. Sağlık sektörünün üzerine oturduğu temel sac ayaklarından biri ise ilaç sektörüdür. Kapitalizmin en önemli sektörü olan sağlık sektörünün ,ilaç ayağının en önemli vazgeçilmezi antibiyotiklerdir. On dokuzuncu asrın ortalarında virüslere karşı sermayenin en büyük kozu şüphesiz antibiyotikler olmuştur. Hayvanlar üzerinde yaşayan ve hayvansal gıdalarla insana geçen bu virüslerin ortadan kaldırılmasında bir zamanlar antibiyotikler etkili ve yetkili idi. Ama artık değiller...Yani bu virüsler artık antibiyotiklere karşı kendilerini savunabiliyorlar ve eskisi gibi "grip oldum , ver bir antibiyotik oradan" dönemi de yavaş yavaş kapanıyor.

      Neden peki? Cevap yine basit: Kapitalizm. Çünkü kapitalizm bu virüslere muhtaç. Yeni antibiyotiklerin üretilmesi ve bunların eskilerine nazaran daha geniş bir kullanım alanına kavuşması için bu virüslerin kendilerini mutasyona uğratmaları gerekiyordu . Ama kapitalizm bunu bilinçli bir şekilde yapmadı. Yani bu virüslere antivirüslerin şifrelerini isteyerek vermedi. Tamamen kapitalizmin vahşi yanlarının ortaya çıkardığı, doğal evrim sürecinin bilinçsiz bir şekilde yürütülmesi ile gerçekleşti.

      Efendim , şöyle ki.....

      Onlarca yıldır insanlara verilen ve virüslerin imhasında çok büyük başarılara imza atan antibiyotikler elbette ki yalnızca ilaç sektörünü sevindirmedi. Ayrıca bu durum kapitalist sermayenin başka başka yüzlerinin de dikkatini çekmeye başladı. Kimler bunlar: Hayvan üreticileri. Köylülerden bahsetmiyorum , büyük entegre tesislere sahip büyük , hayvan üreticileri ... Neden olmasın dediler. İnsanda ki virüsleri yok eden bu antibiyotikler elbette ki hayvanlardakileri de yok edebilir...Neden olmasın ? Efendim ,gerçekten teorik olarak çok zekice görünen bu planın uygulanması için zaman kaybetmeden arge çalışmalarına başladılar. Onlara göre bunun en ekonomik ve en kısa yolu insanlara verilen bu antibiyotiklerin hayvanlara verilen yemlere karıştırılmasıydı. Tonlarca antibiyotikli hayvan yemleri fahiş karlarla hayvan üreticilerine "virüssüz hayvan" sloganıyla satıldı. Hatta bir müddet sonra küçük üreticiler bile özenti için de olsa ara ara bu antibiyotikli yemleri hayvanlarına vermeye başladılar.

      Kapitalizmin özünde hiç bir zaman yapılan bir şeyin gelecekte ortaya çıkaracağı neticelerin vehameti önemli olmamıştır. Kapitalizm için önemli olan tek şey üretilen ürünün satılmasından elde edilecek karın yüksekliğidir.

      Hayvanların midesine inen ve damarlarında dolaşmaya başlayan bu antibiyotikli hayvan yemleri hayvaların kanlarında ki virüslerin bir kısmını yok etmeyi başardı. Ama hepsini değil. Çünkü orası onların çöplüğüydü ve orada yapılacak bir savaş elbette çok riskliydi. Kimse virüslerin zekasını hesaba katmadı. Bu virüsler o kadar zeki idiler ki antibiyotiklerin savaş taktiklerini hemen öğrendiler ve ürerken kendilerinden sonra gelecek nesillere bu taktikleri öğrettiler. Virüslerin çoğalma sürati göz önünde tutulduğunda antibiyotiklerin savaş taktiklerine göre doğmuş virüslerin yeterli adete ulaşmaları çok zamanlarını almadı.

    Virüs kapitalizmin aç gözlülüğü sayesinde kendisini yenilemeyi bildi ancak antibiyotikler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Yeni virüslere eski antibiyotikler artık çok fazla işlemiyor. Uzmanlar antibiyotik çağının sonunun gelip gelmediğini tartışmaya başladılar bile çoktan.

     Antibiyotik çağının sonunun gelip gelmediği bilinmez ama şu bir gerçek ki günlerdir enfeksiyonluyum, antbiyotik tedavisi altındayım ve değişen bir şey yok , gün gün kendimi daha halsiz hissetmemden başka. Doktorların ilaçlarına olan güvenimi de kaybetmiş durumdayım , tek umudum kendi savunma sistemimin , bağışıklığımın şu virüse karşı bir antikor üretmeyi öğrenmesi ve onu yenmesi. Kim bilir belki de bu mümkün olmaz ve ölümüm bu gözle görülmeyen düşman elinden olur. Zaten , ne demişler: En tehlikeli düşman görünmeyen düşmandır.


      Neden buradayım peki? Yani , parmaklarım dışında hiç bir mafsalımı oynatamıyorken neden klavyenin üzerinde oynatıp duruyorum onları. Çünkü uykum yok. Çünkü bu virüs öyle kolay kolay uyutmuyor da aynı zamanda. Doktorum bunu hesaba katıp uyku ilacımı da verdi bana. Ama kullanmak istemiyorum . Çünkü kendimi tamamiyle "kapitalizme hasta" etmekten korkuyorum. Antibiyotik, ağrı kesici , mide koruyucu , ateş düşürücü , sakinleştirici ve uyku ilacı...Düşünüyorum da, bir hastalanınca ne kadar çok firmanın cebine para giriveriyor. Acaba ben bu firmaların sahibi olsam beni en çok ne mutlu edebilir? Hasta insanlar... İnsanlar hastalandıkça ben iyileşirim, zenginleşirim, rahata ererim...Elbette bir kapitalist için bunlar mutluluk verici şeyler...


     Allah hepimizi kapitalizmin şerlerinden korusun efendim....

    

2 Ocak 2011 Pazar

GECE ,UYKUSUZLUK VE ÖLÜM



    Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, ışıklar bir bir sönmüş , karanlığın dayattığı mecburi ve derin sessizlik kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamış iken sen, eğer ki henüz uyumamışsan, düşünceliysen ; içinde, derinlerde bir yerlerde  küçücük bir acı ruhunu olağanüstü rahatsız ediyorsa ; üstelik bilgisayar başında bir şeyler yazmaya çalışıyorsan... Sen arkadaşım , üzgünüm ki , sen sorunlusun...Belli ki işsizsin , yarın erken kalkma gibi bir derdin olmadığı için uyumaya çalışmıyorsun bile... Belli ki , yetişkinsin , uyuman için sana baskı yapacak en azından seninle birlikte oturacak bir annen yok...Belli ki , tek başınasın ve gecenin bu saatine kadar oturman keyifli bir sohbet yüzünden değil. Belli belli...Tembelsin, işe yaramazsın , sorumsuzsun , hayatını bir yörüngeye oturtamamış olanlardansın...

     Gecenin bu saati... Bu deyimi hiç sevmem açıkçası...Gecelerin adamıyım ben , güneşin bütün dünyayı hareketlendiriveren ışımasındansa gecenin sükunetli dinginliğini tercih ederim ve benim bu kadar çok sevdiğim gece için "gecenin bu saati" deyiminin olumsuz çağrışımları beni rahatsız eder... Ama ilk kez bu gece uyumayı çok istiyordum. Bundan sonra ki tüm geceleri de öyle ... Başaramadım...Diğer bir sürü basit isteğim gibi. İsteklerim konusunda kendime söz geçiremez tavırlarımdan nefret ediyorum açıkçası .. Hiç , istediğimi başaramıyorum ... İstemediklerimi başarmak konusunda da maalesef doğal bir hüner sahibiyim ...

    Bu şekilde yaşamaktan keyif alınabilir mi ? Yaşamaktan keyif almak gibi bir derdiniz yoksa alınabilir. Fakat ben bu günlerde ölümden nasıl bir keyif alacağım, onun merakı içindeyim.Ölümün soğuk yüzüyle tanışalı çok oldu. Hayatımda gördüğüm ilk ceseti tanımıyordum. Bundan yirmi beş yıl önceydi. Anneannemin yattığı hastanenin odasında dört yaşında bir çocuk olarak , dönemin ilkel Türkiye tıbbının , iflah olmaz sorumsuzluklarından birinin yaşandığı, dört yaşında bir çocuğun hasta odasına ziyaretçi olarak alınabildiği yıllardı. Çalakalem boyanmış duvarları , ağzına kadar tıklım tıklım yatan hasta dolu odalarıyla bir hastaneden çok bir mezbuhaneyi andıran ,soğuk bir binanın bilmem kaçıncı katında yatıyorken anneannem ; dedem tuttuğu parti bir iktidar olsa her yeri güllük gülistanlık yapıvereceğinin nutuklarını atıyordu sağda solda. İyi adamdı ama dedem. Saftı. Saftık millet olarak. Saf olmayanlarımız baştaydı ve baş maalesef ayakların saflığına negatif duyarlılık gösteriyordu her zaman.

     Ben anneannemin elini tutuyordum ve eve ne zaman döneceğini soruyordum. Merakım iyileşmesi falan değildi , bir an önce bu mezbeldelikten kurtulmasıydı. Hoş , sanki evlerimiz çok mu düzgün , iç açıcı , ferah yerlerdi ? Evlerimizinde hastanelerden kalır yanı azdı ama en azından o evlerde birbirlerini seven insanlar olarak yaşıyorduk ve samanlık seyran oluyordu.

     Birden odanın içinde müthiş bir çığlık duyuldu. Sanıyorum bir kadın çığlığını da ilk kez orada duyuyordum . Bu günkü gibi değildi, televizyonlar yoktu , bilmiyordu bir çocuk bir kadın nasıl çığlık atar, bir de Anadolu kadınları öyle kolay kolay çığlık koyverecek kadınlardan değildi , ki bir çığlık koyvermesi için bir cesetle falan karşılaşması gerekirdi.

    "Öldüüüüüü " , "O öldüüüü " diye bağırmaya başladı ardından. "Doktoru çağırın, doktoru çağırın " bağırışları arasında ben , meraktan kalbim duracak vaziyettte hemen iki yatak ötemde ki cesetin , açık kalmış gözlerine baktım . Ona doğru adım atmak , daha yakından bakmak istedim, annemi unutmuşum , bırakır mı hiç beni ?

    Doktor geldi.Odayı boşalttırdı.  Alelacele çeşitli müdahaleler yapılmaya başlandı, ve ben odadan çıktığım ana kadar o hareketleri tek tek gözlemledim.

   Bu gün gibi aklımda , ilk karşılaştığım cesedi tanımıyordum . Üzüldüm ama. Neye üzüldüğümü bilmeden. Ceset olmanın ne demek olduğuyla, dünyada ölüm denen o şeyin gerçekte ne olduğuyla ilk orada karşılaşmıştım. Sonra ölümler ardı ardına gelmeye başladı. Ölümün ne olduğunu daha iyi idrak eder oldum. Kafamdan hiç gitmemeye başladı bu ölüm olgusu ve bu gün geldiğim noktada ölümün bana nasıl bir keyif sunacağını merak eder oldum , korkularla ve deruni kaygılarla...

        Şimdi, gecenin bu saatinde , burada yazıyor olmamla , uykusuzluğumla acaba o gün gördüğüm o zavallı ölünün bir ilişkisi var mıdır bilemeyeceğim ama keşke o gün o hastane odasında olmasaymışım gibi geliyor bana... Bu gün belki burada olmazdım ve sıcacık odamda , soğuk düşler görüyor olabilirdim.

      Kim bilebilir...

26 Aralık 2010 Pazar

SOKAKLAR



    Sokağa çıktı.
    Her zaman ki sokaklar,zamanın içinde kaybolup değişen görkemli mekanlar.Kalabalıkların kırılma noktalarına şahitlik eden ve aldırmayan anı(t)lar.

   Evler,bahçeler,ağaçlar,börtü böcekler,güneşin hayat veren solukları,ve bir alemi içinde yaşatan sokaklar.

   Kim bilir kaç göz, yaşlarını boşalttı üzerinde.Kim bilir kaç kalp acımasızca delik deşik oldu.Hepsini sessizce izledi sokaklar.İnsan yaşamının kodlarını mağrur bir duruşla taşıyan ,eşsiz vahalar.

   Kaç insanı üzerinden geçerek mezarlara taşıdı insanlar...

   Hayatta her şeyi ihtiyacın olduğu ya da gerekli olduğu için yapmazsın.Bazı şeyler keyif için yapılır.Sokakların bir keyfi var mıdır? Ağlayan birini gördüklerinde ne hisseder sokaklar?

    Hayatımızın ,geçmişimizin izlerini taşıyan görkemli yapılar.Her biri insan elinin sabırla ördüğü anıtlar..

   Sokaklara çıkmanın eşsiz huzurunu yaşıyordu.Çünkü biliyordu,bunun anlamı sağlık,sıhhat,keyifti.İnsan olmak,sosyalleşmek ,bir kimlik taşımaktı sokakta durmak.

   Geceleyin üzerine çöken heybetli gizem her ne kadar bazı çehreleri kendisine güldürmese de sokaklar gidecek bir yeri olmayanların barınağıydı.Gecelerin ilerlemiş saatlerinde hav havlar sokakların yaşam belirtileriydi.O hav havları duyarak hayatta olduğunu farkedenler için sokak demek yaşam demektir.

    Bir sevgiliyi bekler bir kadın sokakta.Bir sevgiliye gider bir adam sokakta.Bir sokaktan başka bir sokağa örülür hikayeler.Maceralı koştumacaların ev sahibidir sokak.Ve sokak sessizdir bazen.Bazı sokaklar hep sessiz.

    Sessizliğin içinde çığlıklar,bağırışlar,ağlayışlar,gülümseyen yanaklar ve örselenmiş umutlar.Başkadır sokaklarda sessizliğin ve sessiz kalmanın anlamı.Zahir bir gizemdir sokak, tabelasından çözülemeyecek.Aldıkları isimlerle bazen onur olurlar.Çoğu bir sokağa adı verilsin diye çalışırken,sokaklar sessiz,gizemli ve haşyet doludur...

    Şehrin koridorlarından süzülüp yaşam sahalarına geçiştir.Kimse bilmez şu giden adamlar nereye akıyor.Kimse düşünmez yarın sokağa çıkıp çıkamayacağını.Sokaklar vefalıdır,bekler hep ,öylece.

    Günlerdir sokağa çıkmadığı için her yer gözlerine yabancıydı.Her şey aynıydı.Sokaklar muhafazakardı ,değişim çok yavaştı.Üzüldü bu duruma ama bozuntuya vermedi.İstemedi, üzerinde yürüdüğü yol ,onun için üzüldüğünü bilsin.Ses etmedi.Yürüdü gitti.Birazdan daha kalabalık bir sokağa bağlandı yol.Sonra daha kalabalık.En popüler sokağa geldiğinde yürümekte zorlanıyordu iğne atsan yere düşmez kalabalıklardan.

    İnsanlar sokakları seviyordu ,bazı sokakları çok seviyordu.Sokaklar arasında bir husumet ,bir kıskançlık oluşturmuyordu bu durum.Yan yana yaşayıp gidiyorlardı.Duruşlarıyla,bakışlarıyla ,tahammül ve sabırlarıyla bir dinginlik abidesiydi sokaklar.Hunharca cinayetleri bile içlerinde sindiriyorlar da bir parça olsun tepki vermiyorlardı.Ağustosta cır cır böceklerinin şarkıları bile onları coşturmuyor,sükunetlerini bozdurmuyordu.

   "Sokağın nefesini dinlemeyi bil" dedi bir adam."Şehri anlamak istiyorsan sokaklarını dinlemeyi ,onlarla konuşmayı öğreneceksin.Sokaklar şehrin hayat kanallarıdır.Sokaklar damardır.Şehrin yaşam enerjisinin aktığı dehlizlerdir" " Şehri anlamak istiyorsan sokaklarına dalacaksın önce.Dikkatle gözlersen sokak içindekileri sana cömert bir şekilde açacaktır."İster misin gidip bir sokağı konuşturalım da bize içinde neler olup bittiğini bir anlatsın?"

    "İsterim, ama sokaklar konuşur mu ki?"

    "Konuşmaz " dedi adam. " Konuşarak kendisini ifade etmez bir sokak, ama sen onu izleyip üzerinde düşünürsen , okuyabilirsin.."

     Anılar birikintisinden nice manzaralar ; sokaklar..

16 Aralık 2010 Perşembe

HIRSIZLA SESSİZ SEDASIZ ARZUHAL



     "Sesini çıkarırsan seni hemen öldürürüm " dedim.Söylediğimi yapacağını başıyla onayladı.

     Etrafa yaydığı enerji içine düştüğü derin bir korkuyu ele verdi. Korkmakta haklıydı. Sağ işaret parmağımın önünde durduğu tetiği her an asılabilirdim, korkması hoşuma gitmişti, bekliyordum. Korkmayabilirdi de...Korkmak onun seçimiydi...O korktuğu için ben korkmuyordum..Eğer korkmak yerine bana korkmadığını hissettirseydi onu öldürmezdim,bunu yapamazdım..O korkmayı seçti, ben beklemeyi , elimde tuttuğum,siyah demirin yaydığı korkunun tadını çıkarmayı.

    Şimdi artık ona hükmedebilirdim.Çökmesini ve ellerini arkada birleştirmesini söyledim,tıpkı filmlerde olduğu gibi. Hızlıca yanına sokulup yüzüstü yere uzanmasını sağladım, sağ ayağımla boyun köküne basarken hafifçe inledi. Ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlayıp sürüyerek salona taşıdım.Amacım kimsenin haberinin olmamasını sağlamaktı.

    Onu öldürmeyecektim ama öldüreceğime inandırmam gerekiyordu,çünkü burada ne işi olduğunu öğrenmeliydim.Bu yüzden silaha susturucu taktım,takarken de bunu özenle yaptım.Yaptığım bu şeyin gözlerinde ki korkuyu artırdığını görmek  beni sevindirmişti , zevk almaya başladım.

    Odanın içinde bir süre düşünceli tavırlarla dolaştıktan sonra hızlıca yanına yaklaştım, uzun siyah saçlarını sol elimle kavrayıp kendime çektim, sessizce inledi ve susturucuyla uzayan silahın namlusunu sol gözüne dayadım. "Sorularıma sessizce ve doğru bir şekilde cevap vereceksin, tamam mı?" dediğimde yine başıyla söylediğimi onayladı.

    "Yalnız mısın?" diye sordum. Çok kısık bir sesle "evet abi " dedi.Abi kelimesi hoşuma gitmişti.Bu kelimenin içinde "nolur canımı bağışla" der gibi bir nida ifadesi vardı ,bunu sezinlemiştim.

     "Evimde ne işin var" diye sordum.

      "Abi ben ettim sen etme" diye tısladı." Ben biçare adamın tekiyim, borçlarım var , o yüzden yaptım , başka çarem yoktu" dedi.

     "Yani evime sadece hırsızlık yapma amaçlı girdin ,öyle mi ?" dedim.

      "Abi ,ben hırsız değilim, başka çarem kalmamıştı , inan bana sana yalan söylemiyorum" dedi.

     Cüzdanını çıkarıp kimliğini kontrol ettim, isim tanıdık değildi. Diğer ceplerini kontrol ettim,boştular.

     Evli olup olmadığını sorduğumda " üç çocuğum var abi,ellerinden öperler " diye cevap verdi. Telefonumu çıkarıp ev telefonunu söylemesini istedim. Evinde telefon olmadığını ama eşinin cep telefonunun numarasını verebileceğini söyledi.

   Çocuklarının adlarını,yaşlarını,nerede doğduklarını,gittikleri okulları, oturdukları evlerin adresini,karısının evlenmeden önce ki soyadını vs vs bir kağıda not edip eşini aradım ve tek tek bilgileri teyit ettirdim . Adamın bahsettiği borçları eşinden de dinledim. Sonra tek tek kendisine izah ettirdim,tüm bilgiler tutuyordu.

    Anlaşılmıştı,adam basit bir hırsızdı, bu yüzden evime girmişti,silahsız olması evdekilerden birinin canına kastetmeyeceğinin de göstergesiydi.Ayrıca ona karşı hislerim değişmeye başlamış, en başta ki gaddarlığım gitmişti,ona acımaya başlamıştım.

     Koltuğa oturup bir sigara yaktım ve düşünmeye başladım.Ne yapacaktım şimdi bu adamı.Öldüremezdim çünkü onunla konuşmuştum ve onu öldürme meşruiyeti şu an ortadan kalkmıştı.

    Polise teslim etme seçeneği aklımı kurcalıyordu.Ne olacaktı ki polise teslim etsem? Bir kere adam profesyonel değildi.Anlaşılan borçları onu sıkıştırmıştı ve bunu bir kereliğine yapmıştı.Anlattığına göre onu benim evime girmeye ikna eden tek şey evin ihtişamıydı,ona göre bu evde yükte hafif pahada ağır , borçlarının tümünü ödeyecek kadar bir şeyler muhakkak vardı. Onu polise teslim etmek profesyonel hırsız muamelesi görmesini sağlayacak ve bu hiç şüphesiz izzet-i nefsine ağır gelecekti. Davacı olsam bile belirli bir süre içeride yatıp çıkacak belki de bana düşman olacaktı.Düşmanlığından korkmuyordum ama bu düşmanlığı ailemden birilerine zarar verebilirdi.

   Ayağa kalktım ve sessizce yanına sokuldum.Gözlerine baktım, rahatlamıştı.

   "Şimdi seni serbest bırakacağım, ve sana kartımı vereceğim.Yarın ofisime geleceksin.Tüm borçlarını ödeyeceğim.Bu yaptığın sadece benimle aranda kalacak.Sana istersen iş,istersen iş kurman için sermaye vereceğim.Başka parasal sorunların varsa onları da çözmene yardım edeceğim. Yalnız bana söz vereceksin:Bir daha şartlar ne olursa olsun hırsızlık yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyeceksin, tamam mı?"

    Dedim ve ellerini, ayaklarını çözdüm.Ayağa kalktı."Abiiii" diyerek elime sarıldı,öpmesine izin vermedim. Özür dilemeye , ne kadar çok utandığını anlatmaya başladı. Her insanın bazen hayat şartları karşısında yanlışa düşebileceğini söyledim ona. Ağlıyordu.

    Kapıya kadar ona eşlik ettim.Sessizce girdiği evimden yine sessizce uzaklaşıp karanlıkta kaybolmuştu.

    Bir an evvel,yarından tezi yok bu iştah kabartan ihtişamlı evi terketmeliydim.Bu kez ucuz kurtarmıştım sevdiklerimi bu evin lanetinden.

    Ve her zaman severek hatırladığım bir bilgenin sözünü içimden andım:

    En güvenli yer kalabalıklardır.Onların arasına karışıp,onlar gibi olduğunda seni kendilerine av seçmeyeceklerdir.

BAŞLAMADAN BİTEN BİR YOLCULUK SONRASI


     Babamla vedalaşırken her seferinde yüzünde gördüğüm o buruk ayrılık hüznünü görmek beni hüzünlendirdi.Üç kez elini öpüp başıma koyarken bunu ne kadar istekle ve memnuniyetle yaptığımı fark etmek, babamınsa bundan duyduğu mutluluğu görmek içimde ki hüznü biraz olsun hafifletti.Anneme sarılırken de aynı duyguları taşıdığımı ifade etmeliyim.

     Arabayı hareket ettirdiğimde dikiz aynasında gittikçe küçülen anne ve baba silüeti aslında şu hayatta ne kadar güvende olduğumun birer göstergesi gibiydi.Beni gözden kaybedene kadar hiç indirmeden salladıkları elleriyle bu hayatta  ne kadar şanslı bir adam olduğumu hissettiriyorlardı.Bunun farkında olmalarını ne çok istemiştim o an.O an durup ,arabadan inip koşarak yanlarına gitmek ve "sizi ne kadar çok sevdiğimi biliyor musunuz " demek istedim.Yolum uzundu,akşam yaklaşıyordu,bardaktan boşalırcasına yağacak yağmuru haber veriyordu simsiyah gökyüzü.Önümde aşmam gereken bir dağ ve o dağın tepelerinde bir yerlerde karla kaplı yollar vardı.

   Ana yola çıktığımda beklediğim üzere ,yağmur atıştırmaya başlamıştı. İçimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı.Yıllarca, bu mevsimde, geçmek üzere yola koyulduğum o dağlık geçitte trajik kazalar yapan şoförlerin iç burkan hikayelerini dinlemiştim.Şimdi kendimi,bir başıma, akşam vakti, yoğunlaşan yağmur eşliğinde bir kabusa doğru süzülüyormuşum gibi hissettim. Bu benim son yolculuğum olabilirdi. Annemin " çok dikkatli ol" sözlerini , babamın " kendine güvenemediğin yerde çok zorlama, dön gel" uyarılarını hatırlamak bir parça içimi serinletti. Dua etmeye başladım sessizce ve duanın insanı ne kadar güçlü ve moralize ettiğini bir kez daha gördüm.

     Şehirden çıkıp yolum dağ yamacına doğru ilerlerken yağmur şiddetini olanca hızıyla artırmıştı. Arabanın silecekleri sadece yolu görebileceğim kadarına izin veriyordu.Karanlık iyiden iyiye bastırmıştı.Yol bomboştu, tek tük karşıdan gelen araçlarla karşılaşıyordum.Heyecanlanmaya başladığımı ,vücudumda kasılmalar meydana geldiğini hissettim ;yani aslında bunlarında korkudan kaynaklandığını biliyordum,utanıyordum, korkmaktan..."Bu korkuyla bu yolculuk nasıl bitecek" diye soruyordum kendi kendime. Yolculuğumun hemen başlarındaydım,zemin henüz yeterince kayganlaşmamıştı ve keskin virajların karla kaplı kısımlarına henüz ulaşmamıştım,henüz korkulacak yerlere gelmemiştim, daha vardı. Ne kadar güvende olursak olalım gelecekte beklediğimiz güvensizlikler bu günden içimize korkusunu düşürür.

    Kendimi sessizce teskin etmeye çalıştım. Bir sigara yaktım, radyoyu açtım , hiç bir kanal çalışmıyordu ve kapadım. Nadiren yanımdan geçen arabalara dikkatlice bakmaya çalışıyor , şoförlerinin yüzünde "endişeye gerek yok" diye beni teskin edecek ifadeler arıyordum.Bir yandan da kendi kendime kızmaya başladım, şimdiden yolculuğumu bir kabus haline getirebildiğim için.Bu yolculuğu güvenlik içinde tamamlayacağıma , o dağı selametle geçebileceğime olan inancımı kendi ellerimle yok etmiştim. Doğanın o muhteşem görüntüsünün içime akıttığı kasvet beni her an için geri dönmeye zorlar hale getirmişti.

    Bu arada ailemin yaşadığı şehirden epeyce uzaklaşmıştım.Bölünmüş yol bitmiş , çift yönlü yola girmiştim. Yol kenarlarına yığılmış molozlar , henüz tamamlanmamış bakım çalışmaları , yolun iki ucuna terkedilmiş halde bırakılmış iş makinaları içimde ki hüznü artırırken bir sis tabakasının içine doğru ilerlemeye koyulduğumu heyecanla fark ettim. Bir süre sonra koyulaşmaya başlayan sis çok geçmeden göz gözü göstermez bir hal almıştı.Giderek daha fazla koyulaşıyordu. Sis arttıkça içimden bir ses "geriye dön" diye güçlü bir şekilde söyleniyordu.Artık hiç bir şey görmüyordum.Yolumu göremez hale gelmiştim.Trafik levhalarını, şerit çizgisini güçlükle seçebiliyordum. Karanlıkla birleşen sis , yolun giderek daralması kabimi hızlandırıyor ,boğulacak gibi oluyordum. "Allah'ım, beni duyduğunu biliyorum, nolur benden yardımını esirgeme" diye bağırmaya başladım.Tüm zihinsel kontrolümü kaybetmiştim.Endişeden titriyordum. Yoğun sis tabakası bitecekmiş gibi görünmüyordu hiç.

     O kadar yavaş ilerliyordum ki; içimden bu hızla gittiğimde bu dağı ne kadar sürede geçebileceğimi hesapladım. Normalde bir saat bile sürmeyecek bu yol bu şartlarda saatlerce süreceğe benziyordu.Bu kadar süre bu heyecanı , bu baskıyı bedenimin kaldıramayacağını anladım. Durmak için uygun bir yer aramaya başladım. Bir kaç kilometre gittikten sonra , önüme gelen ilk boşluğa arabamı park ettim. Düşünmeye başladım. " Geriye dönüp dönmemeyi düşünüyordum. İstediğim şeyi biliyordum ve bu yola kesinlikle devam etmemekti. Ama bunu kendime kabul ettirmek , açıklamak zorundaydım. Bir süre zihinsel bir muhakemeyle önüme koyduğum mazeretler beni sevindirmişti. " Dönmeliyim" dedim kendi kendime. Ve döndüm.

    Bir yolculuk daha henüz başlangıç aşmasındayken bitmişti. Göz gözü göstermez sis beni buna mecbur etmişti. Eve gelene kadar yaşam ve ölüm arasında ki ince çizgiyi düşündüm. Rabbimin büyüklüğü karşısında yerlere kadar eğildim. Sığınacak bir Rabbim'in olması beni sevindirmişti.Başarısızlığıma üzülmedim çok fazla.

    Şimdi evdeyim.Güvendeyim.Az önce yaşadığım o korku dolu anların hışırtıları hala içimde. Şükür secdesine kapanıyorum,minnetle ve sevinçle.

    Korkunun bazen ne kadar gerekli olduğunu daha iyi anlıyorum şimdi. Korkmasaydım ve yola devam etseydim belki de hiç bir şey olmayacaktı , belki de yaşamım telafi edilemez bir noktada olacaktı.

   Korktuğum ve geriye döndüğüm için mutluyum.

   Tüm korkularımın ortasında güvenebilecek bir Allah'ım olduğuna da...

    Bir Allah'ı olmamanın, inanmamanın ne kadar talihsiz bir durum olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.Ve kendisini bana gösterip ,varlığıyla beni onurlandıran, koruyan, güvenliğimi sağlayan Yüce Allah'a minnetle şükranlarımı sunuyorum..